Telefon çalıyor. Yola çıkmadan bir gece önce zamanımızı, programımızı ona göre ayarladığımız uçak şirketi, uçuşun iptal olduğunu haber veriyor. Herkes delleniyor. Evde telefon trafiği başlıyor. Yeniden programlanmak ve yeni bir hava yolu ile uçmak için girişimlerde bulunmak gerekiyor.
Ben yine sakin, kabullenmiş, sinir eden kalender hallerimle ”herşeyde vardır bir hayır” diyorum, her olaydaki felsefemle. Her şey yoluna giriyor. İstanbul’dan Dalaman’a Türk Hava Yolları ile ertesi gün uçacağımız netleşiyor.
Tatile çıkacağımız diğer aile ve bizimkilerin içi rahatlıyor. 26 E uçakta benim oturmam gereken koltuk. Yerleşiyorum yerime. Dakka bir gol bir, hemen arka sıramızda bir problem yaşanıyor. Uçaktaki herkes gibi biz de kulak misafiri oluyoruz. Kulak misafiri olmak da ne demek, ben olaya bodoslama dalıp dahil bile oluyorum.
Olayın kahramanları, üçüz bebekleri olan genç bir anne ve bir yakını. 20 aylık üçüz bebeklerin ebeveyn olmadan koltukta tek başına oturmaları yasak. Anne önceden biliyor durumu, refakatçi istemiş boşta kalan bebeğine ama kurum atlamış durumu. Pilot ve hostesler, anneye ”üçüz bebeklerle iki ebeveyn uçamazsınız yasak, ineceksiniz uçaktan” diyorlar.
Anne ağlamaklı direniyor. Bebekleriyle ilk kez uçacağını ve üçüzlerini anneanne ve dedesine götürdüğünü söylüyor. Tatil yapıp biraz nefes alacak belli ki. Dibime düşmüş armutlarımdan biri olan oğlum ve baştan gönüllü ben, gönüllü refakatçi olmayı teklif ediyoruz. Önce oğlum deniyor, ancak bebek onun kucağında durmuyor. Sıra bana geliyor, bebeklerle çocuklarla hatta yaşlılarla iyi anlaşabildiğim için kendime güveniyorum.
26 E den 27 D ye transfer olup üçüzlerin, Azra bebek olanını kucağıma alıp kendime bağlıyorum. Anne ”en yaramaz olanı size denk geldi ”diyor kaygıyla. ”Sorun değil, yaramazın halinden bir başka afacan anlar” diyorum. Çünkü yaramazlığın bütün stratejilerini biliyorum.
Üçüzlerden en uslu duran, hiç ağlamadan uçan ve en iyi yemek yiyen kucağımdaki Azra bebek oluyor. İyi anlaşıyoruz. Beraber eğleniyoruz. İnişe yakın, anne yol boyu tekrarlayıp durduğu ”Allah razı olsun sizden” teşekkür dileğini yinelerken, ben başka bir hava yolu ile uçacakken son anda iptal yaşadığımızı ve şimdi burada olduğumuzu, hiçbir şeyin tesadüf olmadığını, benim Azra bebek ve bir anne için görevlendirilmiş olduğumu” söylüyorum. ”Bu yüzden teşekkür etmeyin, ben gönüllü refakatçi göreviyle burada bulunuyorum.
Ben bir şey yapmıyorum, yukardan görev gelmiş olmalı rolümü oynuyorum ” diyorum. Genç annenin gözlerindeki teşekküre hayranlık ilave ediyorum. Uçağa bindiğimizde, üçüz bebekler ve annenin olayın kahramanlığını uçak indiğinde ben ellerinden almış olmalıyım ki, herkes beni kutluyor, pilot ve hostesler bir bir gelip bana teşekkür ediyorlar.
Ben tebessüm ediyorum. Çünkü ben birşey yapmadım. Bir annenin çaresizliğine yukardan görevlendirilmişim. Sadece beni seçtiği için Yaratan’a teşekkür ve şükür ediyorum. Ben gökyüzünde, 27 D de Azra bebeğin taze enerjisinin bana bir yenilik bir değişim kattığına inanarak, yeniden yeryüzüne ayak basıyorum…






Temmuz 29th, 2009 on 20:51
Sevgili Mert, var ya sanki biz aynı dili konuşuyoruz…teşekkürler.
Temmuz 29th, 2009 on 13:36
Biraz üst inançla ve yukarıyla olan bağ ile aslında alakalı yaşadığınız tesadüfler ve olaylar.Hayatı okumak gerekli;anlayanabilene en doğruları öğretiyor….
Temmuz 29th, 2009 on 11:47
Sevgili Mert, Şık yorumunuz için teşekkürler..Gerçekten ben bir şey yapmıyorum. Sanırım sistemimde mıknatıs var, her olayı ve tuhaflıkları çekiyorum.
Temmuz 28th, 2009 on 17:29
Paratoner gibisiniz aslı hanım.Görevli kelimesi size yakışıyor bunu fazlasıyla taşıyabiliyorsunuz ne mutlu size…