Deniz mavi gözlerin aynı tenin beyaz
İki dişin arasında göğüslerin mora çalar
Sen o ilk seviştiğimiz tarihi üst köşeye yaz
Bakarsın telefon tellerinde unutulur sesim
Birkaç papatya falı kadar sıradan
Tüketilen son iki gün önünde susturulmuş. . .
Daha dünden önce dolu bir ayda
Sırtındaki ter damlasına vuran yakamoz
Parmak uçlarıma değen ıslaklığın
Hangi baharat tadıysa dilime gelen
Bu geçmişten bile anımsayamadığım
Gün doğumu kadar çocuk heyecanlı
Hep bir gün batımı kadar cefakar
Hadi be ordan sen de kimsin öpüştüğüm
O sen olamazsın dudağını ısırdığım
Kararsız çöl ikindisi girmiş uykun bölünmüş. . .
Şaşkın gözlerin sözlerin anılara mı gömülmüş?
Git hadi git artık bitecekse limonlu çayım
Daha dün değil miydi ekşi tatlı tadım ağzında
Ahh be ah ordan kaydım göbeğinden dilim kaygan
Sanki uyanıp uzun bir hayal gecesinden gittik
Diz titrek kalp vurgun yemiş boşalmış yürek
Boşalmış içi gergin kalplerin
elde var tebessümün. . .
Deniz mavi gözlerin aynı ve muhteşem
Hep açık durmalı bakmalı okyanusa hatta
Kapamadan uyumasını öğrenmelisin bence. . .
Herhangi bir viyolin konçertosu ezberledim uykumda
Azıcık dinledin oysa sana besteledim
Binbir gece masallarının Prensesi, Aslı
Şimdi Sultan-ı Yegah Sirto ve mahur makam
Nihanvendlerden dört yapraklı bir yoncasın artık
Rüzgardı önceydi sonraydı yaladı boynunu
Kıskandım ama öpüşü benden ıslak mı olacak
Balıkçı koyunda gizliden sevişen kumrulara
Bir de tekneden ayrılamayan martılara inat
Zulaya sakladığımız ancak bir şişe bayat şarap
Açsak da çeksek kafaları sarhoş olsak
Çünkü akşam Eylül akşamı. . .
Geliyor geçiyor işte aşklar kalmıyor yadigar
Sözlerin göğsüme sırtlama giren hançer
Uyku haram can kurak toprak gibi çatlak
Deliyor geçiyor denizin dalga sesiyle birlikte
Ağzımın içinde inleyen kadınlığın eriyor. . .
Deniz sakin ruhumuz çalkantılı vücudun kıvrak
Şimdi bir çalıntı beyaz kağıt parçasına
Sözcükler diziyorum inci boncuk
Topuklarına sıkılan dil kurşunlarıyla
İrkiliyor bacakların, baldırlarında
Oynak bir haftasonu dergisi
Boylu boyunca serilmiş
Geçen yazın en huzurlu günü. . .
Sana bu dizelerle kızıl hayatımızın
Haritasını çiziyorum utangaçlığım geçiciydi
Gördün sen de
Kabaran dudaklarımızın en çoğu sende kalacak mutlaka
Ki kadınsın yumuşacıksın. . .
En çoğu sende kalacak sevişmelerimizin
En derinde hissettiklerin çoğu da bende. . .
O sarılmalarımızın iç çekişlerin hepsi
Sende kalacak kiralanmış bir tutam cinsel tuz gibi
İçinde kalacak boğazında düğümlenmiş
Bir aldatma senfonisi. . .
Tatlıdır çünkü bedava sirke baldan bile
Ödünç alıp geri vermediğin yüreğim
Bilemezsin tabii şimdiden
Bende gizli sonsuz sevişler
Dudağımın iki yanından dökülür hep sevdanın suyu
Ve ağzımın içinde saklı sırrım
Dilimden dökülen herşey ve söyleyemediklerim
Ağzıma geri tıkılanlar yani
İşte hepsi ve kırmızı gül kıvamında sıcak şarap
Az tarçınlı bol portakal kabuklu biraz karanfil
Sonrasını anlatmaya dil varmaz yürek dayanmaz
Benim en güzel yerim
Ağzımın içinde gizlidir. . .
Bir tene vurulmayacak kadar doymuş
Akla gelmeyecek hesaplarım hep eksik çıkıyor
Hangi kadının adı kaldıysa gözümde
Bir daha görmesin iki gözüm
Çünkü akşam işte şimdi gerçek Eylül akşamı
Yağmur yağdı yağacak bir hal almış gökyüzü
Hani akrep düştüm düşecek olur ya
yelkovanın emrinde
Sonbaharın yaprakları gibi rüzgarla işbirliği sesin
Sözlerin hep uçucuymuş
Gördüm ben de
Daha dünden önce masmaviydi ruhun üstelik
İşe bak süt beyaz bir gelecektin şüphesiz
Hatta belki taklacı güvercindin kara çaldı vücudun
Şimdi biraz fazlasın artık suskun gözlerim
Yürekte bir yumruk birkaç dublelik mezesin
Hiç gözyaşlarının ağzına dolduğu oldu mu senin?
Ne ağlayabilirsin gözbebeklerinden hıçkıra hıçkıra
Ne bir kelime çıkartabilir dilin
Oysa ağıt üstüne ağıttır duruşun
Gözyaşların ağzına doldu mu boğulursun. . .
Deniz mavi göğüslerin mor olur
Teninse bahse gerek yok bembeyaz
Renk değiştirdiğin anları bilen biri olarak
Eylülü vuruyorum işte tam burada
Perde kapanıyor ve sahne değişmek üzere
Gelsin kostümler gitsin dekorlar
Sahne farklı insanlar aynı
ikinci ve
Son perde. . .
Biz ki en kısa zamana hem göl kenarı sessizliği
Akdeniz’in tuzunu kattık hem tene öpüştük
Doymadık gerçi sevişmeye salkım saçak
Birleşmek yerine bu dünyadan öteye ölümsüzce
buz kristal ayrılığı seçtik paramparça. . .
Bunca sevda gördü onca dert yenilmez buna
Öyle bir çırpıda aşktan düşüp kırılan yürek
Böyle hüzün tatmadı unutmaz kederini
Ne kadar içse nasıl ağlasa bitmeyecek. . .
Bir masal bir son bir taht bir kerevet
Hani üç elma düşer ya
Tadından kimsenin yemeye kıyamadığı
Hani nerde kimde kalmış o yasak meyve
Unut hadi ağzımdan yediğini yavru kuş gibi
Daha dünden önce gizli Korikos koyunda
Yeşil bir maviydi tuzlu tenin. . .






Ocak 8th, 2010 on 00:49
tesekkurler ebru…
bu siiri yazali 5-6 yil oldu ama hic bu kadar degerli bir yorum almamistim…
yorumunun degerli olmasi dizelerdeki her kelimenin hakkini vererek yasanmis bir askin yazdirdigi bu siire deger vererek okdugunu hissettirmis olman…
yani yorum yazmis olmak icin degil de, siiri yasayarak yorum yapmis oldugun icin tesekkur ederim…
Ocak 7th, 2010 on 23:43
acıyası geliyor insanın böyle bir aşkı bırakıp gidene,emek verilmiş bir aşk dibine kadar yaşanmış bir tutku.kim demiş acı çekmek kötüdür diye işte en güzel hali bu işte..şiiriniz muhteşem yüreğinize sağlık teşekkürler..