Şimdi saat hiçliğin ertesi; ne gündüz Güneş doğdu, ne de gece Ay…Üşüdük hepimiz bu Yaz ortasında…
Zaten hiç sebep yokken hatırımıza geldi yine hep sana benzeyen kızlar; utangaç, sessiz ve gülüşünde geçen Yazdan kalma sesler…Kulağında hiç duyamayacağın kadar eşsiz bir serenad, artık hiç susmadan ağlayacak…
Bakışların karanlığın göbeği, azgın nehir çiçeği sanki…Alnında sevdadan kalma izler…Şimdi sen, hiçbir kere sonsuz; sevişmek değilsin…An değilsin, acı hiç…Gözlerin yok ki…Dilin yumuşak mı, boynundan kokular salınır mı?
Hangi sevincin sınırını zorlasa da, eğer varsa göğüs kafesinde kalbin ve her kime aitse kanın, benden başka her yerdesin…Dudakların çatlamış, terlemiş gibisin…Dokunamaz sana ellerim, tadamaz tuzunu dilim…
Şimdi sen hiçliğin ertesisin…Yalnızlığımda çalmaz telefonlar…Sen beni evde de beklemezsin…İş dönüşü akşamüstleri canının çektiği meyveyi sipariş etmezsin…
Dışarısı sıcak, evde üşüyor musun?
Yeni bir film gelmiş sinemalara, kimle gidelim?
Geçen haftasonu ikinci el bir kitap bitirdim, kime anlatayım?
Sayende eski defterler bir bir açılıyor…Leş yiyici akbabalar gibi tepeme üşüşen bu kadıncıklara acıyorum…Onlara acıdığım için gönüllerini almak zorunda kalıyorum…Senin yüzünden, insan yüzüne çıkacak göz kalmıyor artık…
Eh artık yolcu yolunda gerek…Gün gelir, aklın düşer gerilere…Bu şehrin en sevmediğin sokaklarını hatırlarsın…Varlığında dişlerine bulaşan tadımı hiç unutmadığını varsayalım hadi…Ne değişir?
Artık zaman yok, anılar aç kalmış bir köpek yavrusu kadar çaresiz…Ne olurdu sanki biraz daha kalsaydın…
Sarılıp uyuduğumuz, sevişerek uyandığımız odamızın içinden yalnızlık tünellerini geçirdin…Bir tek cılız sarı bir lamba kaldı aşkımızdan geriye…
Yalnızlığım, işte evin o en uç köşesindeki odamızda hala ve aptalca yanmaya and içmiş ampulün etrafında uçuşan sineklerden biri gibi…Tek aydınlık var, o da sahte…Tek gerçek var; alnımın çatından kan sızdıran uçsuz bucaksız çaresiz yalnızlığım…



Ocak 13th, 2010 on 21:40
Bende yazinin bini bir para; umuyorum ki size hitap edecek bir hikayem olacaktir…
Aslinda askta ruhu ve teni icinde bulundugumuz uzay ve mekan boyutunda ayri tutabilecegimizi dusunemiyorum;
Zaten sevismelere askin hasretiyle yaklasmamin kaynagi duygusal yogunluktur…
Ocak 13th, 2010 on 04:04
Okumuştum, birde bir okuduğumda algılamıştım zaten. 7-8 defa okumama gerek yok Sevgili Hakan. Duyumsayarak okudum hemde. Ben, tene yada ruha olan susuzluğu yargılayamam. Bir bilen de değilim ayrıca. Yazılarınızı beğeniyorum, beğendiğimi ifade de ettim. Sevişmeleri böylesine hasretle yazan adamdan bir kadının tümüne, bütününe yazılmış kelimelerini okumak istedim sadece.
Hem de maksat muhabbet olsun:)
Ocak 13th, 2010 on 01:58
aslinda aşk aşktı diyemiyorum ben…
herkesin aşkı kendine gibi geliyor…
yazılarımda dehlizlerde kaybolduğumu söyleyebilirim…bilinç üstünden, bilinç altına geçişi yaşıyorum…
takıldığınız “ten’e aşk” noktasını birazcık tersine çevirecek birkaç cümleyi yeniden yazıyorum, lütfen bu cümleleri en az 7-8 defa okuyup hayalini kurmaya çalışın ve kendinize sorun: acaba bu cümlelerde “ten’e aşk” mı var, yoksa ruha olan açlık mı?
“Şimdi sen hiçliğin ertesisin…Yalnızlığımda çalmaz telefonlar…Sen beni evde de beklemezsin…İş dönüşü akşamüstleri canının çektiği meyveyi sipariş etmezsin…
Dışarısı sıcak, evde üşüyor musun?
Yeni bir film gelmiş sinemalara, kimle gidelim?
Geçen haftasonu ikinci el bir kitap bitirdim, kime anlatayım?”
Ocak 13th, 2010 on 00:18
Dokunmak elbet, ama salt tene değil. Önce hücreye. hücre alemi doğurur, alem ise alemleri ve aşk Alemlerin Yaratıcısı Rab’dendir, lütuftur. Karmaşık yapan biz insanoğluyuz. Aşk salt olduğu zaman durudur.
Aşk tarifinize son derece saygı duyuyorum. Aşk aşktır nihayette. Ha bendeki ha sizdeki haliyle, farketmez ki.
Sadece tene olan açlığın yalnızlığını okur gibi oldum yazılarınızda. Ruhunuzun en ücralarını anlatması daha zor olmalı ki sözle dokunmamışsınız o yalnızlığınıza. Zordur sevmek. Kendinden öncedir çünkü, ötedir üstelik. Bir gün teninizin değil, ruhunuzun yalnızlığını da sizden sizin kaleminizden okumak isterim.
Sevgiyle.
Ocak 12th, 2010 on 23:25
Keske Ask sizin bahsettiginiz gibi sadece ruha hitap etseydi ama Ask’ta siyah-beyaz gibi net ayirimlar yok bana gore…Karmasik ve aciklanmasi imkansizdir benim nezdimda Ask…
Ask icinde muteber bir nesne yok gormek gibi, olmaya gormek cihanda bir nefes dokunmak gibi…
Ocak 12th, 2010 on 20:43
Sevgili Hakan Güzhan,
Daha çok arzu ve tutku tadında bir yaşanmışlık algılıyorum sizi her okuduğumda. Aşk var elbette ki, olmasa yazılamaz böylesi. Ama aşk ne derece özgür, ne derece tenden bağımsız ve ne kadar beklentisiz ve sahiciydi ki?
Hep sanki bir tene can çekiliyormuş hissi uyanıyor yazılarınızdaki sevgiliye. Hep bir etine susamışlık var sevgiyle birlikte. Dokunmadan meşk olmaz ama aşk asıl ruha dokunmayı çağrıştırıyor bende.
Yazılarınızı beğeniyor ve keyifle okuyorum. Sevgilerimle.