İp gibi kilometrelerce uzamış sırada insanlar, vakitlerden gece yarısını geçiriyor. Tüm yorgun ama ümitli bekleyişe rağmen, özgürlük otobüsü gelmek bilmiyor. Herkesin ayaklarına kara sular inmiş. Sabırlar son noktada, hatta artık tükenmiş. Ve leş sokakta, insanlar sıraya gireli 9 saati geçmiş.
Kadın, hala bir film platosundaymışcasına, sakin ve gücünde istikrarlı. Kızı ve kendisinin dışındaki herkesten haklı bir homurtu yükseliyor. Kadın, ”Çekirdek ailemleyim. Nerede ve hangi şartta olursak olalım, tamım-tamamım” ın pervasızlığında. Ve hala zorluklara inat hayata karşı tevekkül duruyor. Sığındığı, en güvendiği – Tutunduğu, en sağlam kulp çünkü. Kadın, Yaratan ile içinden, derinlerinde bir yerlerden sohbette. Çoklukta birliğin hazzını yaşarken, zorlukta kolayı hissediyor.
Toyluğu, diri bedeninden fışkıran, erkekliğinin henüz baharında olan genç oğlu, tüm sabırlarına tekme atmış hallerde, az ilerde duran bir avuç gurubun erkeklerinin içinden sıyrılıp annesinin yanına geliyor. Otobüsün gelmeyeceği haberini aldığı gibi aynı telaş ve hırsla annesine veriyor. Ve genç isyanıyla ”Her zaman savunduğun, her zaman bizi oyaladığın Allah nerde anne?” diyor.
Kadın en küçük bir şaşkınlığa bile mahal vermeden, dudaklarına her zaman asılı tebessümünle oğlunun hırsla sıkılmış ellerini tutuyor ve okşayarak en sakin sesiyle ”Allah her yerde oğlum. Şu an en çok burada. Çünkü en çok zoru çekenin yanında emin ol” diyor. Oğlunun bir keskin cümle daha kurmasına izin vermeden ekliyor ”İsyan etme lütfen. Hemen şimdi tövbe et, Allah burada oğlum” diyor. Oğlunun, eşinin ve diğer erkeklerin yanına dönerken ”Tövbe” dediğini duyuyor. Gülümsüyor kadın.
Başını gökyüzüne kaldırıp, kendi dilinde ve sessizce kadın, ”Allah’ım, seni bilenim, seni sevenim. Sana inandım, sana sığındım ve sana teslim olanlardanım. Sen şahidim ol. Ve seni evlatlarıma tanıtma fırsatımda, bana yardım et. Klavuzum ol. Yüzümü kara çıkarma. Her yerdesin, en çok şimdi buradasın ben biliyorum, kudretini hissediyorum. Seni öğretebilmem için bana imkan tanı. İzin ver, evlatlarım da seni, ben kadar bilsin…” diyor.
Zaman, özgürlük otobüsünün gelmeyeceği haberiyle durmuş, tükenmiş boyutlardan sanki tekrar geri gitmeye başlıyor. Hava, gecenin zifirinde bile sıcaktan ve nemden nefeslere geçit vermiyor. Herkes sıcağın bunaltısından en çok da umutsuzluktan artık sanki boğulma raddelerini yaşıyor. Otobüs sırasındaki insanlar, bir bir sokak aralarına dağılmaya başlıyor. Herkesin, kimsesizlik ve çaresizlik hikayeleri yeniden start alıyor.
Oteller elektrik, su, yiyecek ve güvenlik yokluğunda kimseye kapılarını açmıyor. Herkes başının çaresine bakacağı ve sokaklarda güvenli buldukları köşelerde gözlerine kestirdikleri yeri aranmak için dağılıyor. Belirsizliğe uyanacakları sabahı, bekleyecek yer aranma telaşı başlıyor.
Kadın, eşinin gözlerinde yitip gitmekte olan fere inat, önünden otobüs bileti aldıkları Fransız Otelinin kapısına dayanıyor. Camı çalıyor. Usulca kapıyı yumrukluyor. Kendilerini durdurmak isteyen tam silah donanımlı polisle eşini muhatap bırakırken ne yapıp edip seslerini duyurduğunu içerdeki kıpırtıdan anlıyor.
Otelin kapısı açılıyor. Yaşlı karizmatik Amerikalı bir bey ile, sarı saçlı genç Alman kadın, kadını ve ailesini usulca içeri buyur ediyor. Kadın, sonradan farkettiği Receptionda ki adamın görüntüsüyle, eski Amerikan kovboy filmlerinden bir sahnede olduğu hissini duyuyor. Bir süre sohbet ediliyor. Yaşlı karizmatik adam, kendilerini en çok da çocukları çok seviyor. Ve lobideki koltuklarda yatabileceklerini, geceyi geçirmeleri için yardımcı olacaklarını müjdeliyor. Kadın, ”Doğru piyona oynadıklarını” düşünerek olmayacak ortamda ve şartlarda neşeleniyor. Çocuklara bisküvi ve kraker bir de portakal suyu ikram ediyorlar. Otelin kapısındaki polisin üzerindeki silahları sadece filmlerde görmüş olabileceğini” düşünüyor kadın.
Dev pervaneleri jenaratöre bağlıyor otelin sahibi. Kadının, sarı saçlı, prenses edalı kızı ile, teninden gençlik fışkıran yakışıklı suratlı oğluna lobinin geniş koltuklarında yer hazırlıyorlar. Çocuklarını üç gündür ilk kez deliksiz ve serin uyku çekerken seyrediyor kadın. En zor anlarda bile, hiç ihmal etmeden yaptığı şeyi yapıyor. Fotoğraf makinasıyla o güzelliğin resmini çekiyor.
Çocuklarının derin ve huzurlu uykularında ki halinde kadın, eşine sigara paketini sallıyor. ”Son iki sigaramız. Biri senin, biri benim. Benimkine dokunursan yanarsın” diyor. Göz kırpıyor kadın. Hırslarını aldıkları, arkadaş olarak zorluklarına katık yaptıkları sigaraya veda edeceklerini ve sigarasız zor koşullarda sinirlerinin ne hale geleceğini düşündükçe, kaygı bağlıyor kadının kendisini. Ancak yine de çarçabuk başından savıyor bu düşünceyi. Çünkü kadının o sırada gözü hiçbir şey görmüyor. Çocuklarının güvende serinlikte ve huzur içinde mışıl mışıl uyuduklarına şahit olmaktan başka.
Eşi kapının önünde, sigara içip polisle sohbet ederken, kadının yanına sarı saçlı Alman kadın elinde bir karton sigarayla geliyor. Kadına uzatıyor, zorlu yolculukta sigaraya ihtiyaç duyabileceklerinin anlayışıyla. Kadın teşekkür ediyor, sigaradan çok, kadının anlayışına. Sonra eşinin yanına koşuyor çocuk sevinciyle, ” Yukardaki henüz bu meretten rızkımızı kesmemiş olmalı” diyor elindeki bir karton sigarayı gösterek eşine.
Sabah oluyor. Önce, ailenin oğlu uyanıyor, huzurlu bir ifadeyle. Yüzünde tebessüm, annesinin yanına yürüyor hızlı adımlarla. ”Günaydın” dan önce ilk sözü, ” Allah burdaydı anne” oluyor. Kadını gözleri nemli oğluna sarılıyor. Kızı uyanıncaya kadar çantasındaki not defterini çıkarıyor kadın.
Çantamdan çıkardığım not defterimin, beyaz sayfasına şu sözlerim dökülüyor. ” Şükürler olsun Alemlerin Rabb’ine gücünden gücüme katkı sağladığı için…Allah’ı bulan neyi kaybedebilir ki – Allah’ı kaybeden neyi bulabilir ki. Amin.”






Şubat 5th, 2010 on 18:36
Merhaba ben Fernando Emir Vidal,
Annem turk babam ispanyol 16 yasindayim ve İsvicrede yasiyorum. Bu siteye yeni ulastim her yazinizi okudugumda niye daha once gormemisim diye uzuluyorum. Asli hanim her yazinizi buyuk bir istekle okuyorum ve yazilarinizdan bir suru sey ogreniyorum.Uzun bir suredir yazilarinizi okuyorum ama derslerimin yogunlugundan yorum yapmaya vaktim olmadi. Cok basarilisiniz bu basarinizim devamini diliyorum.
Şubat 2nd, 2010 on 23:21
Sevgili Bige Hanım, ben de size yüzümde tebessümlerle sevgilerimi gönderiyorum.
Müthişti gerçekten de. Ve hep çocukluğumdan beri bir macera yaşamak istemiştim. O dileğim de kabul oldu. Ben bir macera yaşamak arzusundayken, sonunu hiç düşlememiştim aslında. Allah kayırmış olmalı ki, sonu iyi biten bir macera yazıp yaşattı bana. Mutluyum gerçekten de…
Devamı gelecek…
Şubat 2nd, 2010 on 23:15
Sevgili Mert, seri olacağını düşünmeden yazdığım ilk yazım, seri olarak başladı ve devam etmekte bir kere. İstesem de durduramıyorum kendimi, yaşadıklarımı yazmak dürtüsü var içimde. Belki de o şer görünen süper özel ve müthiş zamanları özlüyorum kimbilir. Katkısı çok fazlaydı çünkü ruhuma.
Merak etmeyin, devamı gelecek…az sonra:)
Şubat 2nd, 2010 on 18:41
müthiş müthiş müthiş ,aslı hanım yaşadıklarınız zaten inanılmaz ancak sizin ve ailenizin insan üstü gücü daha da inanılmaz.gözlerim dolu dolu size sevgilerimi gönderiyorum .kelimelerde çok yetersiz ayrıca.bende devamını sabırsızlıkla bekliyorum.teşekkürler.
Şubat 2nd, 2010 on 17:51
Sizi okurken tüylerim diken diken oldu.
Bu hikayeyi gerçek hayatta yaşamak çok da kolay olmasa gerek,ben sizi dizi izliyor gibi okuyorum.
Bu olayda bu kadar güçlü ve inançlı olabildiğiniz için helal olsun size!
Serinin devamı gelmezse kavga çıkar ona göre
)