Kendisi de Karadenizli olan, can dostum Hasan, ”Doğu Karadeniz yayla turuna sizi de yazdım, geliyorsunuz” diyor. ”Geliyor muyuz, aa hiç haberimiz yok” diyorum. ”İtiraz istemem” diyor da itiraz eden yok zaten.
Tatilin, adı bile ”Karadeniz gezisi”, kanımı hızlandırıyor. Çocuklarım da bizimle diye düşünüp, hep beraber tatil fikrine bayılıyorum. Son dakika oğlumun bizi ekmesiyle, ”Anne yıllardır, bu konseri bekliyordum üzgünüm” demesiyle dudak büküyor ama uzatmıyorum. Oğlumun Metallıca konserine gittiğinde daha fazla mutlu olacağını biliyorum.
Tam 27 kişilik bir gurupla, hepsi tanıdık rengarenk insanların, cins cins karakterlerin harmanıyla yola çıkıyoruz. Doğu Karadeniz yaylalarının kucağına düşüyoruz. Tüm sevdiklerimi yanımda istiyorum. Bir yanımı eksik buluyorum.
Her aktivitede en öndeyim, can dostumla. Rehberimiz, ”Rafting yapmak isteyenler?” diye soruyor. Ben parmak kaldırıyorum, dersini çalışmış öğrencinin kendine güvenen haliyle. Eşim, ”Yapma, aklım sende kalmasın…” diyene kadar, ben kaskı geçiriyorum kafama. Raft adı verilen botların tepesinde buluyorum kendimi. Raftı devirmeden kürekler yardımıyla, kayaların engellerin arasından geçmek önemli diye, kimse benimle binmek istemiyor rafta. Çünkü, yine hergeleliğim tutar da raftı devirmeye çalışırım korkusu var, etrafımda:) Yok, eşime söz verdim, uslu kız olacağıma dair. Deli miyim, tatilin başında hemen hergelelik yapar mıyım? Daha önümüzde günler var, hergelelik de tatile ısındıktan sonra:) Ve rafting de müthiş eğleniyorum, üstelik çığlık çığlığa..
Rehberlerimiz, 2 saat yürüyüşlerle başlatıyorlar bizi tura. Gözümüzü korkutmuyorlar akılları sıra. 27 kişilik gurubumuzun içinde, 2-3 kişi de olsak gözü karalar da var oysa. Yürüyüşleri anlatmak, tarif etmek çok zor aslında. Öyle lay lay lom kırda yürümeye benzemiyor hiç biri. Natıonal Geopraphic Belgeseli kıvamında yürüyenler de var aramızda. Ben mesela ve kankam. Kızım da prenses edalıdır filan ama gittikçe bana mı benziyor ne? O da usul usul göz karartmakta. Dibime düşmüş armut işte. Ben dahil, bir kaçımızın Survivor hallerimiz şahlanıyor içimizde.
Kavrun yaylasına çıkıyoruz bir gün 2300 metre de cam mavi gözlü kırmızı yanaklı Abdullah Amca’nın mekanında çay içip, tahinli pideleri, simitleri hafiften mideye indirip, yola çıkıyoruz. Çok zorlu kayalık yollardan, buz gibi sulardan geçip tam 12 km. yol yürüyoruz. 3000 metreye ulaştığımızda Küçük Deniz Gölü’ne ulaşıyoruz. Muhteşem manzara. Büyüleniyorum. Bir tarafta göl, bir tarafta kar var. Şükretmek ve dua etmek geliyor içimden. İnmek istemiyorum, kalmak istiyorum oralarda, bilmem neden? Dönüş yolunda, güneş yağmur sis ve rüzgarla sevişiyoruz. Dört mevsimi yaşıyorum aynı zamanlarda. Kendime benzetiyorum Karadeniz yayla havasını. Sağı solu belli olmayan bir sürpriz karmaşa işte. Tıpkı ben gibi hissediyorum iklimini. Karadeniz insanını neden sevdiğimi buluyorum kendimde.
Bir gün Ortan Köyünde, yayla evinde yer sofralarında yemek ziyafeti çekiyoruz. Yediklerim benim olsun. Oldu da zaten, kilo aldım mı bilmiyorum, tartının üzerine bile çıkmıyorum. Tek tesellim zorlu tırmanışlar ve delice, saatlerce yaptığımız yürüyüşler. Bir de yemek yerken bile hep hareket halinde olmam. İki lokma yer yemez, fotoğraf çekme telaşına düşüyorum. Yaşadıklarımın, gördüklerimin bir karesini bile kaçırmak istemiyorum. Çektiğim fotoğrafların haddi hesabı yok. Millete İllallah dedirtiyorum.
Bir başka gün, 42 virajı Unimog’larla (Askeriyeden emekli araçlar) aşağısı alabildiğine uçurum olan yerleri teğet geçerek, bol adrenalin salgılayarak , bozuk bir yolda ilerleyerek Allah’ın izni Peygamberin kavliyle sağ salim Pokut Yaylasına çıkıyoruz. 11 km.lik yolda, Rehberlerin de, turun da, turu organize edenin de gelmişine geçmişine sövüp sayıyoruz:) Geriliyoruz.
Manzarayı gördüğümüzde ise, sanki gevşiyoruz hatta teslim oluyoruz. Büyülenmek az kelime, biz o an cenneti buluyoruz. 200 yıllık yayla evlerinde yer sofralarında, yöresel yemekler ve türküler eşliğinde sabahlıyoruz. Yer yataklarında yatıyor ama uyumak istemiyoruz. Her anı yaşamak, yaşamak, yaşamak istiyoruz…
Alpleriyle meşhur İsviçre’de de çok dağ ve dağ köyü gördüm, gezdim. Karadeniz gibisi yok yemin ederim. Daha yazacak çok çok şey var ama yazıya dökülemeyecek kadar güzel yerleri, isteyen herkesin görüp yaşamasını diliyorum. Şiddetle tavsiye ediyorum…






Temmuz 2nd, 2010 on 20:57
ah aslı hanım burnumuzun dibindeki güzellikleri bilmiyoruz.asker marşında kalıyor yaylalar yaylalar:)en kısa zamanda gitmeyi diliyorum inşallah.
Temmuz 2nd, 2010 on 23:10
Sevgili Bige, gercekten buyulu yerler. Cennet burnumuzun dibinde. Insallah size de kismet olsun gidip gormek…
Haziran 30th, 2010 on 22:31
Bu kadar ara vermeyin baş yazarımız gözlerimiz sizi arıyor sonra…
Gitmek lazım,görmek lazım,gezmek gerek,o havayı tenefüs etmek gerek valla yazınızla tetiklediniz beni,arkadaşlarla düşünüyorduk galiba baskı yapıcam evet evet oralar bi başka,gitmeliyiz…
Temmuz 1st, 2010 on 13:40
Teşekkürler Mert Bey, övgünüz için…
Tam gençlere göre, gidin, gorun, gezin…
Cittim, Cordum, Cezdum uşağum, tavsiyemi dinleyun:))
Haziran 30th, 2010 on 16:10
Canım, teşekkür ederim..Dilerim gidip görme şansınız olur.
Bu arada yazılarınızı daha tam olarak okuma fırsatım olmadı. Yine de Karadeniz gezisinden geldikten sonra şöyle bir göz attım. Çok güzeller. Sizi kutluyorum.
Haziran 30th, 2010 on 18:35
sizden bu sözleri duymak çok güzel teşekkür ederim Aslı Hanım. bende sizin yazılarınızı özlemişim merak etmeye başlamıştım sizi
Haziran 30th, 2010 on 16:05
Aslı Hanım ne güzel anlatmışsınız gezdiğiniz yerleri. Gitmiş kadar oldum valla