Kahve içmek için gözüme kestirdiğim ama pis olan fincanı yıkamak isterken; “az kaldı şu fincan bitsinde öyle dökerim sigaramın külünü” derken ve külü dökecek güvenli bir nokta ararken halıya düşen külün bünyemde yarattığı sinirle başladı herşey…

O sinirle dezenfekte edipte dağarcıklarımda sakladığım küfürleri çıkardım yerlerinden olanca pervasızlığıyla savurdum, sonra halıya düşen külün beni bu kadar sinirlendirmesinin çokta mantıklı bir hal olmadığına kanaat getirdim ve indim derinlerime (tam burada indim derelerine bilmem nerelerine şeklinde ıyyy dedirten bir cümle kurgusu yapmamak için kendimi zor tutum, zira cuk oturabilirdi) saçmalayabilme potansiyelimin aslında yaşadıklarımın izdüşümü olduğunu düşündüm, yani örneklersek; üstünde dumanı tüten kahveden küçük bir yudum almak varken, koca bir yudum alma çabası sonucunda yanan dilin gün boyu acısını çekmek gibi salakça bir durum, o dil acısını yaşayanlar bilir, bolca soğuk su içsenizde acının geçmesi en az bir gündür. Görüldüğü üzere hayatla ilgili bir örneklemeyi kahveden yanan bir dilin acısına bağlayabilen zekamı kutluyorum, fazlası beklenmezdi.

Uzun zamandır arkadaşım Ramazan’ın kurduğu bir cümlenin etkisindeyim ve o cümleyi kendimle örtüştürdüğümde onun verdiği tepkini aynısını verebiliyorum. Ramazan’ın kurduğu cümle aynen şöyleydi; 40 yaşındayım, ilkokuldan beri okul varken yaz tatillerinde, okul bittiğinden beride ful çalışıyorum a.q. normal şartlarda 1.5 defa emekli olmam lazımdı… Ramazanın bu cümlesinin tamamına katılıyorum, aynı durumlar benimde başımda, hayatın ve şartların çocukluk yaşlarda beynimize kazıdığı “para kazanmak” olgusu s.kti ebemizi,  sen 6 yaşından 37 yaşına kadar 31 sene “para kazanmalısın” diktesiyle yaşarsan beyninde ruhunda saçmalaşıyor. Bir yazımda yaptığım tüm işleri yazmıştım yanılmıyorsam yaptığım iş sayısı 50′ye yakındı. Ülkemin mutlu azınlıkları hariç (Allah onları başımızdan eksik etmesin, onlar olmasa ülkede herkes zor durumda sanıp bunalıma gireceğiz, güzel ülkemin gülen yüzü onlar) benim ve Ramazan’ın yaşadıklarını yaşayan çok insan olduğunu biliyorum,  yani dostlar yazdıklarımla bunalıma sokmak veya baymak için özel bir çabam yok, yazı bitmeden yarıda kesip başka mecaralara yönelmek için geç kalmış sayılmazsınız zira yazının gidişatı boktan…

Geçenlerde facebook duvarıma; “Kaz dağlarında karın tokluğuna çalışacak iş arıyorum. Hayvanların ve Doğa’nın dilinden anlarım, dilimle kulağıma dokunabildiğim gibi burnumlada dirseğime dokunabiliyorum bir de prezantabl’ım. Kaz dağları ve çevresinde yaşayanlara duyurulur.” şeklinde isyanımı dile getiren bir yazı yazdım. Bunalmışlığın, tepkinin en ılımlı şekilde yazıya dökülmüş haliydi o an yazdıklarım, yoksa bende iyi küfür edebiliyorum tepkimide sanatsal şekilde gün yüzüne yeni küfürler çıkararak dile getirirdim ama sevmem küfür etmeyi :) Zamanında babam, (ben iflas etmeden önce) Erdek’te zeytinlik alalım diye çok söyledi ama dinlemedim, al işte dana gibi ortada kaldın diyorum çoğu zaman kendime.

İsyanımı dahada genişlettim; oldukça yavşak bulduğum kişi veya kurumlar hakkında içimden kışkırtıcı şeyler geçiriyorum, o içimden geçenleride yazmak istemiyorum, daha küresel boyutta serzenişlerim var, paranın inanılmaz bir hızla tüm dünyada tüm iyi şeyleri esir aldığını herkes gibi bende görüyorum, bu esirlikten kurtulmak için, nefes alabilmek için bir dizi eylem planı hazırlıyorum.

Ve o eylem planının ilk maddesi olan takas sitemini sizlerle paylaşıyorum; şimdi, dünyada belli aralıklarla ortaya çıkan ama ülkemizde ne hikmetse (1950 yapımı siyah beyaz türk filminde bile şu diyaloglar geçiyor; – işler nasıl Ali? – hersene kötüye gidiyoruz bu sene geçen seneden bile kötü, hala siftah yok Mehmet abi..) sürekli var olan a.q’un ekonomik krizinin bitmesi ve bir daha para yüzünden sorun çıkmaması için, bankaların ve paranın, ortadan kaldırılmasını ve takas sistemini öneriyorum…

Yani şudur; eleman iki kasa domatese iki pantolon alabilmeli, birini giyip diğeriyle bir radyo alabilmeli, radyoyu verip pantolon alan elemanda, o ilk iki kasa domatesi alan elemanla elindeki pantolonu takaslayamaz çünkü zaten o elemanda pantolon var, ihtiyaç skalasına göre takasa girmesi lazım, pantolona ihtiyacın yoksa elindeki radyoyu vermeyeceksin arkadaş…neyse göründüğü üzere ortada ne para ne banka ne banka kredisi var.

Velhasıl dostlar başta Kazdağları, Bozcaada ve Gökçeada yerleşkelerinde nasıl ve ne yaparak yaşarımı araştırıyorum, iyi bir iz yakalarsam göçerim, baktım olmadı Samsun’un Çarşamba ilçesindeki köyüme başladığım yere geri dönerim…

Biber, patlıcan ve patates kızartmasının üstüne bol sarımsaklı domates sosu olsa nasıl iyi giderdi diye geçirdim az önce içimden, geçirdim ve unuttum. Yazımı; “Güneşine aldanmadığım bu şehrin, şuh kahkahalarına avuntular ısmarladım, kalleş olduğunu bile bile. Olmadı, dönmedi şansım, bulmadı beni huzur, sonbaharlara ertelenmedi hüznüm, her mevsimde üvey kardeşimdi gece, o yüzden zifiri karanlığım, hiç kimseyim, siktir çekilmişim, sana hangisi uyarsa acıma patlat ön yargını…” diye bitiriyorum.

birde hatıra bırakıyorum;

firari kalmaya yeminli hikayemin
meçhulü,
yasak dokunuşlarımın istanbul kıvrımlı kadını
biliyormusun?

ilkbahar doğurganlığında
ve gece yarısı kışkırtıcılığındaki tüm sevişmeleri
tetikleyen militan,
ve
bir bilinçaltı cinayetinin
iki yüz kırk üç kilometre ötesinin faili,
hiçliğinden tutularak,
günahlarından arındırılarak ve şefkatle
masumlaştırılarak,
sana giydirildi.

sende dinginleşti,
bilgeleşti,

bakışlarının kokusunu gölgemde
hissettiğim,
istanbul gözlü kadın
duyuyormusun?

hayra yorulmaktan yorulmuş rüyalarımdaki
ikilemler,
azad edilmişliklerinin
sarhoşluğundan,
“seni seviyorum” naraları
atıyor…

Cengiz Aydın

Eyvallah.

Benzer yazılar

  • 03 Aralık 2010 -- Bilinçaltı serzenişleri 7 (3)
    Hayata sobelenmiş ve her fırsatta kızgın lavlarla yoğrulan düşüncelerim, yüz buruşturan yargılardan sıyrılıp, tüm tezatlığıyla ve de tüm umursamazlığıyla steril yerleşim bölgelerine gayri nizami soru ...
  • 10 Ekim 2010 -- Bilinçaltı serzenişleri 6 (2)
    Gerizekâlı dünya serüvenini beyin kıvrımlarımdaki cam kenarı koltuktan izleyip, normal bir insan IQ'süyle süzgeçten geçirip hiç bir işe yaramayacağını bildiğim halde üstüne düşünüyorum. Sağır kalabilm...
  • 26 Eylül 2010 -- Bilinçaltı serzenişleri 5 (3)
    Kadavra hissizliğimi bağışla, inan şaşıramıyorum artık, ötenazi düşleri gören ve ölümüne hayran sınırda kişiliğimi bağışla. Çok sık içiyorum babamın Erdek'ten kaçak tütünle sarıp gönderdiği sigaralard...
  • 19 Eylül 2010 -- Bilinçaltı serzenişleri 4 (4)
    Kronik aşk yetmezliğinden muzdariptim, fazla zamanım yoktu, muhtemelen beş şiir sonra ölecektim. İda dağından kaçıp Olympos'a gitmek ölümsüz olmak için tek çözümdü, öyle yaptım! sundum şiirlerimi Olym...
  • 22 Temmuz 2010 -- Bilinçaltı serzenişleri 2 (9)
    Yazdıklarımda edebi değer aramayın, ana fikrini sorgulamayın, yazılanlar sadece pesimist bir ölümlünün med cezirlerini harflerle kusmasıdır. İsyan gibi, bağırarak küfretmek gibi. He! Olur ya bazen kar...
  • 07 Temmuz 2010 -- Bilinçaltı serzenişleri 1 (13)
    Karıncaların tembel olduğu, arıların şarap yaptığı bir gezegende köpek dadılığı yapmak gibi ilginç isteklerim var, 16 farklı ırktan köpekle ilgilenmek onları eğitmek ve hayatımı o köpeklere bakarak ka...