Hayat,  aslında ayrıntıda gizlidir ama biz ayrıntıları sevmeyiz ve hayata karşı çok kesin çizgilerle dururuz. İstemediklerimizi kırmızı çizgilerle altı çizer evrene geri gönderiz ama bilmeyiz ki neyi itersek onu çekeriz ve belki de bu yüzdendir ki hayatta asla dediğimiz çoğu şeyi yapmışızdır ve bunu yaparken unutkanlık hastalığına tutuluruz. Asla’larımızı unuturuz ve biraz daha duyarsızlaşırız. Sadece tek yol ve tek doğru olduğunu zanneder ve bizim yolumuzda olmayanları dışlarız.

Halbuki ne tek yol yol vardır ne de tek doğru. Hayatın en güzel kısmı eninde sonuda hangi yolu seçersek seçelim varış noktamızın aynı olmasıdır.

Başkalarının acılarına, sorunlarına duyarsızlaşır ama kendi sorunumuz olduğunda kapı kapı dolaşırız. Önemli olan kaç asla’nı yaşadığın değildir ki onların seni duyarsızlaştırıp duyarsızlaştırmadığıdır. Nefes alıyor olmak yaşadığımızın göstergesi değildir ve olamaz da.

Geçenlerde telefonlarımı kaybettim ve öyle bir yerde kaybettim ki bana dönmeleri imkânsızdı. Yolda onları kaybettiğimi anladığım zaman geri dönsem bile çoktan alınıp gittiğini biliyordum. Bende her şeyin bir nedeni var belki de kaybetmem gerekiyormuş diye düşündüm. İsyanlara geçmek yerine kabullendim. İstatisliğe vurduğumda telefonlarımın tekrar bana dönmesine olanak yoktu ama imkânsızlar gerçekleşebiliyor. Bir şekilde telefonlarım bana geri döndü. Bulan teyze bir şekilde bana geri dönmesini sağladı. Belki de o kadar duyarsızlaşmamışızdır ne dersiniz?

Bizi en çok mutlu eden anları düşünelim. Büyük ihtimalle imkânsızımız orada bir yerlerde gerçekleşiyordur. Belki de imkânsız dediğimiz olguları yaratan bizim beyinlerimizdir ve bunu anladığımızda dağın arkasındaki güzellikleri görebiliriz.

Eğer herkese ve her şeye kucak açabilirsek, sınırlar koymaz birleştirici olabilirsek, duyarsızlaşma hastalığımızdan kurtulabilirsek… İşte o zaman gerçekten yaşayan bir dünya vardır ve dağın arkasındaki bütün güzellikler bizi bekliyordur.

Benim hala umudum var.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

About Özde Çolakoğlu

Özde Çolakoğlu has written 54 post in this blog.

İlginizi çekebilir

  • 14 Kasım 2011 -- Bir köy ilkokulunda okumak (2)
    Doğanın ölüm mevsiminde sararıp dökülmeye başlayan kavak ağacı yapraklarını okulun bahçesinden toplarken; yaşamı şekillendirip renklendiren, gönüllerin güç ve kudret sembolü olan hüznün yüreği buğu bu...
  • 07 Nisan 2011 -- Zaman geçer yürek sönmek istediği kadar söner (2)
    Zaman her şeyin ilacıymış... Zamana bırakınca her şey geçermiş, gidermiş... Çivi çiviyi sökermiş... Bu cümlelerin hepsi var ya külliyen yalan! Yok öyle bir şey! İnsan birisini gerçekten silmek isterse...
  • 25 Temmuz 2010 -- Bu bir veda… (6)
    Gidişim ayak parmak uçlarında yürür gibiydi; sessizdi. Hiç konuşmadım, kendimi ifade etmeye çalışmadım ona. Hiç suçum da yoktu aslında. O mahçuptu konuşamıyordu, ben masumdum susuyordum. Yol boyunc...
  • 16 Ağustos 2010 -- Histerikli hisler (2)
    Nedense artık kolay kolay hiçbir şey şaşırtmıyor beni ilişkiler adına. Akşam iftar sonrası arkadaşımla yürüyüşe çıktık. Her zaman kahve içmeye gittiğimiz yerde aldık soluğu. Arkasından bir arkadaşım d...
  • 26 Kasım 2009 -- Heyy Kel (12)
    Saçlarım oldukça seyreldiği ve yer yer döküldüğü için yaklaşık üç senedir 4 günde bir kazıtıyorum, ve bu üç senedir en çok duyduğum iki cümle var "keltoş ve heyy kel" bana gıcık olanlar, heyy kel'i te...
  • 18 Eylül 2009 -- François Marie Arouet felsefesi (0)
    "1694 yılında doğan François Marie Arouet,  yazar ve filozof kimliği ile Fransa'da zamanın en etkili isimlerinden biridir. Yazdıklarında Voltaire mahlasını kullanmış ve öyle tanınmıştır. Fransız devri...