oturuyor,
tuhaf bir şekilde onu yanımdayken bile özlüyorum diyor, ruhu daralıyor bedeni ruhunu sıkıyor içinde bir sıkıntı var.
camdan dışarı bakıyor,
ve ölecekmiş gibi hissettiği anlardan birinde daha onu bu dünyada bırakıp gitmenin nasıl acı olduğuna bir kez daha bakıyor. içi acısa da kendisini onun da bir şekilde bu hayatı yaşaması gerektiği düşüncesine inandırıyor. öyle ya herkes yaşayarak öğrenmedi mi bu hayatı.
oturuyor,
ellerinde suyun sıcaklığı nemli parmaklarını birbirine kavuşturuyor düşüncelerin içinde dalgaların savurduğu bir tekne gibi rotasını en sevdiği limana çeviriyor.
gözleri dalıyor,
sokakların içinde kaybolan insanları şu hengamenin içinde sağa sola koşturan sokak kedilerini ve akıp giden trafiği izliyor… dudaklarındaki mırıldanma dışarı çıktığında hiç kesilmiyor. insanların duyarsızlığı ve görgüsüzlüğü onu delirten sebeplerin başında geliyor.
sakin zamanlarını seviyor bu şehrin pazar sabahının en erken saatlerinde sokakların güzelliğini yaşayabiliyor ve belki önünden yüzlerce kez geçtiği parkın banklarına oturmuş muhabbete dalan aşıkları görebiliyor ruhuyla.
yürüyor,
balata bakarken gözlerini sütlüceye çeviriyor bir romanın kahramanlarını arar gibi tepelerden iniyor bakışları.
eski İstanbul’u tahayyül ediyor,
lale bahçelerini, köşklerini, saraylarını… görüntüyü kalabalıktan ayıklayıp o günlerdeki halini merak ederek bir ipucu yakalamak için bambaşka bir gözle süzüyor bu şehri.
kapanıyor,
ağırlaşan göz kapaklarına ruhunun yorgunluğu eklenirken ve bir gecenin daha sabahına erme düşüncesiyle kapatıyor gözlerini. yıldızlar eksilirken gökyüzünden bir bir, yine uykunun en güzel yerinde merhaba diyeceğim bu şehre.
ne güzel bir sabahı daha seninle karşılamak İstanbul ne güzel ölümün kokusunu bile senin teninde duymak.






Temmuz 14th, 2010 on 17:01
ölümü katmasydın ya be arkadaşım…harika