Sokakta, eski bir bilet satış gişesinin üstü kapalı üç bir yanı açık beton zemininde koğuşlandıkları yerde, günün ışımasını bekliyor kadın. Oysa doğacak gün belirsiz. Yine de her gecenin sabahı bir ümit gibi geliyor kendisine. Korkulu gece, nihayet artık uzamakta ki ısrarını bırakıyor. ”Gün doğmak için, hiç bu kadar tembel olmamıştı” diye düşünüyor kadın. Ve sabaha erdiğinde zaman, kadın hiç bir sabaha bu kadar şükretmişliğini hatırlamadığını farkediyor o an.
Kucağında, sıkıntılı ve rahatsız uykudan uyanmak için kıpırdanan kızının sarı saçlı başını okşarken kadın, eşiyle göz göze geliyor. İkisinin de günlerdir sadece bakışları konuşuyor. Dilleri, güçsüz bir söz edersem korkusuyla olduğundan, epeydir kelimelere meyl etmiyorlar. Kadın, gözlerini herkesin sönmüş ferli bakışlarından daha ışıltılı tutmaya çalışıyor. Çünkü o bir kadın. Ailesi, gücünü kadının dik duruşu ve gülümsemesinden alıyor.
Daha günün ilk ışıklarında, havada çıldırmış bir sıcak akla zarar verecek bir nem var. Kadın, diğer erkeklerin içinde duran, gencecik bedeni ile ilerde ki gurubun içinde seçiliveren oğluna el ediyor. Elinde ki son şişe suyun kapağını açıp, kızının oğlunun ve eşinin yüzünü yıkaması için onlara su döküyor. Kadın abartmayı seviyor. Ama suyun azlığı kadının abartılarına gem vuruyor. Kadın inatçı. Herşeye ve tüm yokluğa, azlığa rağmen, diş fırçalarıyla macunu ailesine kullandırmakta ısrar ediyor. Israrda ki hal komediye dönüşüyor. Ortama tezat, gülüşüyorlar. Gülmeyi unutan guruptaki herkesin dudakları, bir an için onlarla birlikte tebessüm edip gülmenin hazzını hatırlıyor.
Sanki, taşınıyorlar edasıyla kadın yerde ki yaygıyı alıyor özenle dürüyor. Valizin yanına çantasını, mücevher değerindeki su şişesini üç beş pılı pırtıyı topluyor. Oğlu, ”Hayrola anne, nereye?” diyor, şakalaşmayı hatırlayarak. Kadın, ”His” diyor. Hislerine güvenmenin edası onca zorluğa rağmen hala üzerinde. Kadının hislerine, oldu olası en çok oğlu rağbet edip inanıyor ”Hareket edeceğiz sanki, öyle bir his var içimde” cümlesini tamamlayamadan kadın; hani kendine hayrı olmayan cinsten, döküldü dökülecek bir otobüs yanaşıyor kaldırımın kenarına. Herkeste bir telaş, bir hengame. Eşyalarını çoktan hazır etmiş kadın, sadece ailesini topluyor. Bir döküntü ümitle yanlarına yanaşan ve ”Kurtuluş” a yolculuk yapacaklarını sandıkları otobüse koşuyorlar. İlk binenler kadın ve ailesi oluyor.
Otobüse doluşuyorlar. Gurupta yeni tanıştıkları, kader arkadaşı oldukları ve en anlaştıkları kişiler çabuk olamadıkları için, otobüste onlara yer kalmıyor. Bir klinikte üst düzey görev yaptığını öğrendikleri, sokaklarda oldukları için portakal rengi tişörtünü hiç değiştiremeyen David, eşi ve arkadaşlarının otobüse binemediklerini gören kadın, ”Portakallar binemedi” diyerek, o hengamenin o canını kurtarma güdülerinin içinde, hayıflanmayı es geçmiyor. İçine sinmiyor. Sindiremiyor.
Nefeslerin tutulduğu çıt çıkmayan otobüste, bir arkadaşıyla seyahat eden minyon kadın Nancy belli ki kadının gözlerini arıyor. Belki de o gözlerde olmadık bir ışıltı bir güç buluyor. Ön koltuklardan birine ilişmiş olan Nancy’nin gözleri, kadının gözleriyle buluşuyor. Kadın, Nancy’nin gözlerindeki deli korkuyu savmak için, Allah ı işaret ediyor ve ”Çok büyük, Ona güven” diyor, sessizliği bozmayan bir sessizlikle. Otobüsün, ters istikamet yol aldığını nice zaman geçtikten sonra fark ediyorlar. Altlarında ki aracın yola döküle saçıla sallanarak yol alması herkesi ”Kurtuluş” ümidi yüzünden teskin ediyor.
Otobüs, öylesine büyük bir yerde ve mahşeri andıran bir kalabalığın ortasında duruyor ki, bütün ümitler dizlerinin üzerine çöküyor. Sayısız helikopter 5 dakikada bir iniyor, saymayı akıl edemeyecekleri kadar çok askeri helikopter bir anda havalanıyor. Yeşilliği yalan olmuş, balçık arazinin içinde bir otobüs insan kudurmaya yüz tutmuş hava sıcaklığının eşliğinde, kalakalıyorlar. Ortalık mahşer yeri gibi, kalabalık. Cehennem kadar sıcak. Ölüm kadar belirsiz üstelik.
Az zaman geçtikten sonra, bir otobüs daha duruyor hemen ilerde. Kadın, ”Portakallar” diye sevinçle bağırıyor. Yine buluşuyorlar. Yine ve hala kader arkadaşı onlar. Cehennemde, birlikte cenneti arayacaklar.
Birilerine sormayı akıl ediyor kadının eşi, ”Burası neresi?” Cevap geliyor, ”Causawey bulvarı. 10.karayolu altı.Ve yeni tahliye kampı.” Herkes yıkılıyor. Kadın, kendini dik tutacak bir şeyler bulmaya çalışıyor. Ama önce, oğlu ve kızına ”Korkmayın, burası da başka bir flm platosu. Kurtuluş sonda” diyor. Kadın, çantasından fotoğraf makinasını ve küçük not defteriyle kalemini çıkarıyor…
Yine Aslı’ca not düşüyor; ”Her ümitsizlik, yeni bir ümit doğurur” diye yazıyor.






Ağustos 21st, 2010 on 22:25
Aslı hanım ;
bu yazı dizisi aslında bir kitap kıvamında;
Yazıyı okumaya başladığım anda yer ve mekan bir anda bilinç altımda canlanıyor orada olmuşum gibi bir hava içine giriyorum.. kısa bir anlatımda bunu zihnimde gerçekmiş gibi canlandırmak ancak bir kitabın sayfalarına gömüldüğüm zaman olur ..size göre ;olayın gerçek olması diyebilirsiniz ama bunu yazarın kısa cümleler içinde tasvir etmeside ayrı bir beceri..sizi tebrik ederim..
Bana göre ; Her sonda bir başlangıç var aslında ..hayatın neyi nerede ve ne zaman göstereceği belli olmuyor..
Her yaşanılan ;Tesadüf mü? Kader mi?
Kaleminize sağlık…
Ağustos 22nd, 2010 on 01:17
Sevgili Murat Bey,
Ben, yaşadıklarımı yazabilen bir acemi yazarım. Kurgu yapsam bu denli başarılı olamam, inanın bana. Benim başarım değil o zor anları yazıya dökmek, hayat yaşattığı için yazabiliyorum. Övgüleriniz için teşekkür ederim.
Bir tesadüf yazısı yazmayı düşünüyordum. Her yaşanılan tesadüf mü- kader mi, sorunuzla şimdi düşüncemi kaleme dökme vakti geldi diye hissettim.
Teşekkür ederim.
Ağustos 21st, 2010 on 19:06
Bu yazı dizisi diğerlerinden başka. Daha başlığı okuduğumda bile ürperiyorum. Kimbilir ne kadar zor olmalı yaşadıkları diye düşünüyorum. İnancın ötesinde bir bağlılık ile kurtarılmayı, kurtuluşu beklemek. Yüreğinize sağlık Aslı Hanım.
Ağustos 22nd, 2010 on 01:12
Zor bir yaşanmışlıktı gerçekten de Sevgili Elif,
Hayatımın önemli bir dönüm noktasıydı bu yaşanmışlık. Ve ”iyi ki yaşadım” dediğim, şahane bir zorluktu benim için, inan bana. Aç-susuz-can korkusuyla sokaklarda, gücümü görmemin en muhteşem yoluydu…
Teşekkür ederim, bu yazıya ve yaşanmışlığa verdiğin önem için…
Ağustos 22nd, 2010 on 01:18
Bu yazıda beni en çok etkileyen hangi koşulda olursanız olun ailenizi anaç bir tavır ile kuşatıp, sarıp sarmalamanız. size hayran olmamak elde değil Aslı Hanım.
Ağustos 22nd, 2010 on 01:33
Sevgili Elif,
Sahiplenme güdülerimin tap noktada sistemime girilmiş olmasıyla ilgili bir durum bu. Hangi koşulda ve kim için olursa olsun, herşeyi ve herkesi kucaklamayı seviyorum.
Çok teşekkür ederim.
Ağustos 21st, 2010 on 18:02
Nekadar dogru yazmış Aslı gerçekten de “Her ümitsizlik, yeni bir ümit doğurur”…bana sona yaklaşıyoruz gibi geliyor Aslı, final sahnesinde hepimiz mutluluktan ağlayacağız sanırım…
Ağustos 22nd, 2010 on 01:36
Seldacığım,
Aslında ucundan-kıyısından-ortasından sırasız yazdım bu yazı dizisini. Başı yazılmadı mesela. Sonu en sonunda olacak bu defa…
Mutlu olun, ama ağlamayın. Bak, geçti bitti ben buradayım ve yazıyorum:)))
Teşekkür ederim içtenliğin için.
Ağustos 21st, 2010 on 17:59
veeee 2000. yazımız yayındaaaa:)))
Ağustos 22nd, 2010 on 01:04
2000. yazı bana mı ait Selda? Ne hoş..
Madem öyle, ”Mississippi yanıyor/10. karayolu” çok özel bir yazı benim için bundan böyle.
Ağustos 22nd, 2010 on 01:10
Bu yazı dizisi muazzam güzel Aslı hanım.Uzun zamandır kaleme almıyordunuz,çok teşekkürler devemını bekliyoruz…
Ağustos 22nd, 2010 on 01:26
Sevgili Mert,
Evet uzun zaman olmuştu. Bu yazı dizisine, çok kadar ara vermem artık sanırım. Bu gerçek hikayenin çok detay süreçleri hala aklımda…Devamı bir kaç yazı sonra:))
Teşekkür ediyorum.