Herşey eskiyor artık. Bildiğimiz bütün ezberler bozuluyor bir bir. Geçmiş, geçip gittiği gibi gerçekten de geçmişi yaşıyor. Herşey değişiyor artık. Aşk, göz temasından, yürek çırpıntısından, bacak arasına hayvansal dürtülere ilerliyor. Ve biz eskiler, eskiciler gibi toplamaya uğraşıyoruz tüm pılıyı pırtıyı. Sahip çıkmaya çalışıyoruz, günümüzde bir değeri kalmasa da. Şimdilerde eskiye dair tüm duygular antika da olsa çok değerliydiler bir zamanlar. Biz eskiler yaşadık, biz biliyoruz elbette.

Newyork’ta çok şık bir restaurantta, eşim ben oğlum yemekteyiz. Masamıza bakan garson kızın güzelliğini anlatamam. Sanki bir film platosundayız da, güzeller güzeli bir başrol oyuncusu hizmetimizde. Hem yüz hem fizik bu kadar mı denk düşer bir insanda. Sessiz kibar hizmet veriyor bize. Asaleti ve duruşu farkedilir hallerde. Bizse, dalmışız kendi içimizde, kimi ciddi konulara dalıyoruz, kimi gülüşüyoruz yemekte kendi aramızda. Sıra hesabı istemeye geldiğinde, şef getiriyor hesap pusulamızı. Garson kız yok görünürde. Şefin, elinde bir de küçük bir kağıt var. Oğluma uzatıyor. İçini açıp baktığında oğlum gülümsüyor. Ben anlamakta güçlük çekiyorum. Garson kızın adı ve numarası yazılı kağıtta.

”Bu nasıl şey” diyorum. Bana ne oluyorsa huzursuzlanıyorum. Oğlum, memnun. Babamız deseniz çift kaşarlı tost görünümünde. Erimelerde. Sanki kağıt ona sunuldu. Aklı sıra gurur duydu oğluyla. Kızı olsaydı ne olurdu. Ne saçma bir erkeklik egosu bu. Dirseği yediğinde benden, canı acımış gibi bile değil, hala gülümsüyor içten gizliden. Aa bunlar deli mi ne? Ben mi kaçırıyorum aklımı orası da belli değil. Yok öyle kaynana kıskançlığı filan değil benimki, ego filan işim olmaz o işlerle aileme. Neden bilmem kaygı duyuyorum bir anda. Endişelerim ayaklanıyor Newyork sokaklarında.

Annelik işte, ”Arayacak mısın?” diyorum oğluma. ”Siz olmasaydınız yanımda evet heralde.” diyor. ”Sonra ararım, bulunsun” deyip kağıdı cebine de değil, cüzdanına koyuyor. Yine de telefonunun tuşlarına basıyor. Kızla konuşuyor. Baba, ”Sen bizi düşünme git” diyor. Ben anneliğin en salak köşelerinde senaryolar üretiyorum. Kız önce kahve içmeye sonra evine çağırdı ya, ”Aman oğlum, organ mafyasıdır filan. Neme lazım, gece vakti..” diye saçmalıyorum. Baba oğul bizimkiler gülüştükçe, ben iyice delleniyorum.

Bir cafeye girip oturuyoruz. İsminin Nikki olduğunu öğrendiğimiz garson kızla oğlum mesajlaşmaya başlıyor. Bir başka zamana aralarında sözleşiyorlar. Diyorum, ”Bu nasıl iş böyle. Buralarda çivi çıkalı çok olmuş da, artık zemberek de fırlamak üzere.” Oğlum ”Artık senin bildiğin gibi değil hiçbir şey anne. Şimdi gençler, önce yatıyor, sonra beraber yaşıyor en sonunda da arkadaş kalıyorlar” diyor. ”Sizin yaşadıklarınızın artık tam tersi işliyor” diye ekliyor. Ben ülkemin kızlarını savunmaya geçtiğimde, bana gülüyor. Ve anlatıyor.

”Hani, japonlarla takılan, henüz Amerika ya yeni gelmiş, İzmir’li Selin’i hatırlıyor musun anne?” diye soruyor. Nasıl hatırlamam. Yapayalnızdı, küçüktü yaşı. Bir cafe de tesadüfen tanışmıştık. Oğluma emanet etmiştim kızı. ”Oğlum diye demiyorum, ağabeylik yapar sana, güvenebilirsin” dediğim kız gün gibi aklımda. Oğluma sığınmıştı. ”Tabi ki hatırlıyorum” diyorum. Oğlum gülüyor. ”Ağabeylik yaptım, onun için güvenli yerde ev buldum. Taşınmasına yardım ettim. Korudum, kolladım. Kızkardeşim bildim. Sen onu bana emanet ettin. Ama o ne yaptı?” ”Bilmem, işi bitince seni tanımadı mı?” diyorum. ”Keşke öyle olsaydı, yatalım diye tutturdu. Ve ben reddedince de aramız bozuldu” diyor. Ağzım açık kalıyor. ”Herşey eskiyor anne. Herşey değişiyor.” sözleri oğlumun beni en değerli noktalarımdan vuruyor.

Günlerdir, tek eşlilik-çok eşlilik konusunu irdelediğimde, aforoz edilme raddelerinde diş gıcırtılarını duyduğum halde, omuz silkmelerim bu yüzdendi hep. Bu çok küçük bir yaşanmışlık olarak kalıyor başka bildiğim hikayelerin yanında üstelik. Sadece kendi çocuklarım da değil, gözlemlerim. Çünkü çocuklarım iyi yetiştiler, Allah kötülere çattırmasın bilincindeyim. Bildiğim o kadar çok hikaye var ki, işte tek eşlilik- çok eşlilik kavramına kafa tutabilmem bu yüzden. Elbette istisnalar kaideyi bozmaz ama durum bu. Durumlar böyle. Herkes Nikki olmuş ve herşey miki filmi gibi…

İlginizi çekebilir

  • 19 Aralık 2009 -- Kayboldukça var olduğumu daha çok hissediyorum… (0)
    Bazen varlığımın kuytularında yol alıp, ruhumun ışık hüzmesini bulana dek kayboluyorum kendimde. Onca koşturmaca ve telaşlarımın içinde iç çekmecelerimi gizlice karıştırmak hoşuma gidiyor. Bedenimd...
  • 01 Mayıs 2010 -- Sen geldin ya güneş açar artık (6)
    "Hava epey serin, yağmurlu buralarda, tedbirli gel" demişti oğlum. Tedbirsiz bana, büyümüş adam olmuştu da tembihler eder olmuştu artık. Benim tedbirimden ne olacak, yine mevsimlik, yine kafama göre a...
  • 01 Nisan 2010 -- İlk vurgun (4)
    Tutmamıştı daha hiç kimsenin elini. Bu kadar yakın da olmamıştı. Onu gördüğünde canı gönülden vurulmuş, bir ok saplanmıştı kalbine. Her karşılaştığında yüreği çarpıyor, gözleri parıldıyordu. Bir kış m...
  • 25 Mayıs 2009 -- Tugay Kerimoğlu profosyonel futbol hayatını noktaladı (0)
    1970 yılında Trabzon'`da doğdu; Galatasaray, Glasgow Rangers, Blackburn Rovers takımlarında oynadı. A Milli takımın formasını çok defa giydi. Oynadığı tüm takımlarda başarılı oldu, futbolu ve düzgü...
  • 22 Şubat 2011 -- Aref Ghafouri’nin sırrını çözdüm :) (5)
    Acun Ilıcalı'nın Show Tv'de yayınlanan 'Yetenek Sizsiniz' adlı yarışmasında çok ilginç şeyler oluyor. Yarışmaya katılan ve yaptığı şovlarla yarışmaya damgasını vuran İranlı Aref Ghafouri ülkenin günde...
  • 11 Mayıs 2011 -- Ben mesela… (2)
    Ben mesela… Ne zaman alıp başımı gitmek istesem Bir yusufcuk havalanır yüreğimden Gidemem… Bilirim ki gitmek ne kadar hüzün dolu bir iştir Nasıl ıslak nasıl ağlamaklı… Ceplerimde biriken bayra...