İnsanın başını döndüren hiçbir yerde görmediğim bir trafik, sağınızdan, solunuzdan, önünüzden ve arkanızdan zıpçıktı gibi çıkan sokak çocukları ve dilenciler, milim milim ilerlediğiniz caddeler, yol kenarlarında sokak satıcıları…
Burası dört bir yanı insanlar tarafından kuşaltılmış bir şehir, bu şehrin adı İstanbul. Her dilden, her ırktan insan var bu şehirde. Sanki bu şehir hiç uyumuyor gibi. Sabahı akşamı yok gibi…Gün öldürmeye vakit kalmıyor hızla geçiyor. Herkes bir yere yetişme telaşında. Evden sokağa adım attığınız an koşuşturmaya başlıyorsunuz telaşla.
Bu akıl almaz kalabalığa akıl uydurup iftarı Sultan Ahmet te açmak için yola koyulduk. Deli gibi bir trafiğin ardından, deniz taşıtı ile karşıya geçmenin doyulmaz tadına vardık. Sonunda Sultan Ahmetteydik. Her yer ana baba günü. Köftesi ile ünlü bir yermiş burası. Vejeteryan olmama rağmen denemekten bir şey çıkmaz diye düşünüp bu fikre sıcak bakıyorum. Ben sıcak bakıyorum bakmasına da öyle bir şey görüyorum ki şaşıp kalıyorum. Gördüğüm şey restoranların önünde 100lerce sıra oluşturmuş insan. Bir kısmı içeride oturmuş dışarıdakiler ise içeridekilerin yiyip kalkmasını bekliyor. Balıkesir gibi küçük bir şehirde yaşadığım için olsa gerek birden kuzenime bakıyorum yavru kediler gibi. “Sıraya girmeyeceğiz değil mi” diyorum. Kuzenim ise gülerek “Kuzen İstanbul a hoşgeldin” diyor.
Birkaç yer araştırması yaptıktan sonra tam Sultan Ahmet camisinin karşısında terası olan bir restoran buluyoruz. O an sevinçten ağlayabilirim
Hemen bol manzaralı bir masaya kuruluyoruz. Gözlerimi tam karşımda duran Sultan Ahmet Camisinden alamıyorum. Öyle güzel ki. Onu keşfetmek için sabırsızlanıyorum. İftar saati geldiğinde camiden kocaman ışıklı bir yazı yükseliyor “Dost İstersen Allah Yeter” diye. Tam o sırada okunan ezanla birlikte tüylerim diken diken oluyor. Yemeğimizi yedikten sonra biraz yürüyelim diyoruz. Camiye malesef ki giremiyoruz. Sanırım tipten kaybettim demem gerekiyor. Başım açık olduğu için camiye alınmadık. Bu konuyu çok sorgulamak istemedim nasıl kiliseye şapka ile giremiyorsak herhalde camiye de başörtüsüz girilmiyor diye düşündüm. Bende camiyi dıştan fethetttim.
Sonrasında ise panayır kıvamına gelmiş etrafa kurulmuş standları gezdik. Bol bol fotoğraf çektirdik. Eve dönüşümüz Sultan Ahmet e gelişimiz kadar zor olmadı. Eve vardığımızda hepimiz bir koltuğa attık kendimizi. Ertesi günü yine erken bir saatte kalkış kahvaltı ve orjinal vücut sergisi. Sergi sonrası haydi bakalım bir cevahir e gidelim dedik. Ben bir kez daha şok tabi. İçeriye girdiğim gibi bir kız dikkatimi çekti. Hemen kuzenime döndüm “zuzum kız altına bir şey giymeyi unutmuş şaka gibi” dedim. Kuzenim yine güldü. kıza biraz daha dikkatlice baktıktan sonra “Elifcim onun altında şort var. Sadece çok kısa olduğu için sanki hiçbir şey giymemiş gibi görünüyor” dedi. Kendime gülmeye başladım o an. Tam köyden geldim şehire havasındaydım çünkü. Üzerinde kıyafet var sanıp etrafta dolaşan insanlara inat kuzenime dönüp “benim şu dakikadan sonra kısa giyinmek anlayışım altüst oldu.” diyorum. Kuzenim bir kez daha gülüp “ilahi Elif burası İstanbul her çeşit mevcut burada anlarsın ya” deyip gözünü kırpıverdi bana. Anladım ben seni anladım deyiverdim bende
Ertesi gün Ortaköye kahvaltıya gittik açlıktan ölmek üzere gibi hissediyoruz. Hava deseniz aşırı sıcak. Bütün amacımız bir an önce şu saçma sapan trafikten sıyrılıp kahvaltı edeceğimiz noktaya ulaşmak. Ortaköyünde kumpiri meşhurmuş. Bir değişiklik yapıp sabah kahvaltımızda kumpir yedik. Kardeşim başladı puan vermeye “bilmem nesi az olmuş bu yüzden puanım 10 üzerinden 7″ diye. “Aman deli sende sıcak başına vurdu bunun” dedik
Kahvaltı sonrası Ortaköy Camisini dolaştık. Ay ay ay o da nesi meydana bir basketbol topu koymuşlar. Ben tabi sazan misali hemen atladım topa doğru. Burada da saçma sapan fotoğraflar çekildikten sonra hadi bakalım Taksim i gezelim birazda dedik. Zaten rekor kırıyordum İstanbul a gideli kaç gün olmuştu en ufak bir alışveriş yapmamıştım. Şaşılacak şey. Hiç böyle değildim ben. İstanbul beni çok değiştirdi çok
Bir iki mağaza dolaşıyoruz. Ne yapmaya kalksam kendimi bir sırada buldum. Deneme kabini sırası, ödeme kuyruğundaki sıra. Bir de öyle uyuşuk iş yapıyorlar ki dayanamadım kasiyer bayana dönüp “15 dakikadır sizi bekliyorum şu an işlemde yapmıyorsunuz arkamda oluşan kuyruğu da görüyorsunuzdur herhalde daha çok bekleyecek miyiz” diyorum tek kaşımı kaldıraraktan. Kasiyer bayanda zoraki bir gülüş afedersiniz buyrun lütfen diyor. Ben bir şey demesem millet koyun olmuş burada koyun. Milletin ağzını açmaya hali yok anladığım kadarıyla.
Taksim e geldiğimizde bende derman kalmamıştı zar zor geziyordum cadde üzerinde. Bir şeyler içtikten sonra biraz enerji toplamış olsam gerek tin tin tin yürümeye başladım. Hani İstanbul a gittiğinizde mutlaka bir ünlü görürsünüz ya. Evet evet bende bir ünlü gördüm. Gece rüyama girdi kabus niyetine. Ben koskoca taksim meydanında göre göre Forhat Güzeli gördüm
Daha doğrusu Forhat Güzel ve kurban olduğum siyah bıyıklarını gördüm
) Sonrasında ise şu evlilik oyununda oynayan çiçman kız eda ile yavuklusunu gördüm. Baktık kameralar üzerimize üzerimize geliyor hemen kenara çekildik mazallah kayıtta gözükürüz falan.
Eve geldikten sonra bitap bir halde üzerimizi değiştirip azmış kudurmuştan beterdir misali balık ekmek yemeye gittik. Daha sonrasında ise evde yorgunluktan hepimiz bir koltukta sızmış vaziyetteydik.
İstanbul güzel olmasına çok güzel ama şunu anladım ki yaşanılacak bir yer değil. Hani bazıları diyor ya paran varsa bu şehirde beyler gibi yaşarsın diye. Bence yok öyle bir şey paran olsa da olmasa da mecburiyet dışında yaşamazsın bu şehirde. İstanbul yaşanılacak değil, sadece güzellikleri keşfedilip, gezilip, görülecek bir şehir…



Son yorumlar