Gün ışıyacak birazdan, kalkıp gideceğim, kapıyı açıp beni gördüğün de ne hissedecek acaba? Birden çekip gittiğim de ne hissetmişti? Ne çok soru var beynim de ama hiç birinin önemi yok, kalkıp gideceğim, uyuyordur şimdi. Sıcacıktır yatağı, ya düşleri, kim vardır düşünde.
Tüm sorularımı, dolabın askısına asıyorum. Giyinip çıkıyorum, sokağını arıyorum bir süre, bulduğum da hızla çarpıyor kalbim, ne çok oldu diye mırıldanıyorum kalbim bu denli hızlı çarpmayalı. Bir fırın arıyorum, sabahın körü, sıcacık simitlerle gitmek için. Sonun da esmer tenli bir çocuktan, sıcak, çıtır çıtır simitler alıyorum. Gülümsüyor bana kim bilir ne geçiyor aklından, bir Pazar günü sabahın köründe neden bu kadar simit poğaça alır ki insan. Çıkıp düşüyorum yola, apartmanının önündeyim, kapıyı kapatıp çıkışım geliyor aklıma, o son mektup.
Şanstan apartmanın kapısı açık, asansörü çağırıyorum halen kulağım da o son kapatma sesi… Sayılar azalıyor, birazdan artacaklarını bilerek biniyorum. Bir, iki… Zil sesi ürkütüyor beni. Gözbebeklerinde gözlerimi görmeye hazır değilim, pişman oluyorum çaldığıma. İçerden sesler geliyor. Bir an asansöre binip kaçmak geliyor aklıma. Ama açılıyor kapı. Zaman duruyor, adam özledin mi beni? Dudaklarım kıpırdamıyor, o tüm mahmurluğu ve şaşkınlığıyla bakıyor bana. Adam! Özlemdin mi beni? Konuşamıyorum, susuyoruz, saatler sürer gibi uzuyor dakikalar. Gözlerimi açmaya gücüm yok, örtüyorum. Ellerimde bol hışırtılı bir poşet… İçinde sıcacık simitler. Karşımda adam! Sevdiğim dediğim o adam… Şiir… Hoş geldin diyor, başımı hafiften sallıyorum, dudaklarım aralanmıyor. Kapıyı sonuna kadar açıp, çekiliyor kenara, içeri giriyorum, poşeti veriyorum eline. Suskunca. Montumu çıkarıp asıyorum, uzattıkça uzatıyorum, ne konuşacağımızı bilmemenin korkusu…
Sarıldığını, o tanıdık kokusu ciğerlerime dolunca anlıyorum. Kıpırtısız duruyorum, burnu saçlarımda. Kalbim yine koşmuşum gibi atıyor, utanıyorum, ya duyarsa sesini diye. Çekiyorum kendimi kollarının arasından. Oturuyorum, suç işlemiş bir çocuk mahcupluğunda, kalkıp mutfağa gidiyor, seslerden çay koyduğunu anlıyorum. Açılan dolap sesleri, poşet hışırtısı. Tabak, çatal sesleri. Kapıdan kafasını uzatıyor, gel! Emre uyup kalkıyorum yerimden, dumanı tüten bir çay masada beni bekliyor. Konuşmuyoruz, suskunluğumuzla mahvettiğimiz onca şeyin yasını tutar gibiyiz.
Neler yaptın ben yokken, deyiveriyorum, sanki dün gitmişim, sanki onu hiç terk etmemişim gibi. Hiç diyor, bildiğin ne varsa onlar, farklı bir şey yok. Pazar planın vardır diye erken geldim diyorum, yalandan kim ölmüş ki? Susuyor, planım yoktu, susuyoruz! Elim eline dokunuyor masada, gözlerini gözbebeklerime taşıyıp susuyoruz. Yazarken yoruldum, susuşlarımı, yaşarken o susuşları, bu kadar zor mu gelmişti diye düşünüyorum. Niye geldin diyor? İşte beklediğim kavga kelimesi, haklısın diyorum niye geldim ki? Anlıyor gözlerimden diyeceklerimi. Eliyle kapıyor ağzımı sus diyor, tek kelime etme.
Çayımı alıp kaçıyorum içeriye. Kemal Sunal’ın bir filmi oynuyor, sabah sabah televizyonda. Yalandan gülüyorum, yarı sessiz. Az sonra gelip kuruluyor yanıma, iki eski sevgili, iki yabancı, aynı koltukta, aynı filme gülüyoruz. Film bitiyor, susuyoruz. Mektubu okudum diyorum birden, duruyor. Yırtmışsındır diyordum diyor, canımı yakacağını bile bile, basarak içimin kelimelerine söylüyor. Haklısın, unutmuşum diyorum, üste çıkmak istercesine. Uzanıp elimi tutuyor, özledim seni diyor. Duraksıyorum, ellerimi dudaklarıma götürüyorum, kapalı dudaklarım ben sormadım diyorum ben sormadım. Özledin mi beni adam! Ağladığımı, parmaklarıyla, yanaklarımı sildiğinde anlıyorum. Başımı çekip dayıyor göğsüne, yine o koku. Sıcacık bir yalnızlığın kokusu.
Devam edecek…






Son yorumlar