Bir erkeğin, çocukluğundan getirdiği acıları, korkuları ve yalnızlıklarını kendi dilinden düşürdüklerinden topladık… Peki ya bir kadın… Daha naiftir kadın, daha çabuk kırılır…

Bir türlü gelmek bilmeyen bir sabaha uyandım yine, gece uzadıkça uzadı. Suskun telefon, karanlık oda ve ben… Sevmiyorum bu üçünün bir araya gelişini ama keçinin istemediği ot burnunun dibinde bitermiş… Onlara söylesem, onlar! Şu dilimden düşürmediğim, adı var, varlığı yok kimseler, desem ki… Tükendim, kanıyorum. Şu yüzümde ki artık eskimeye başlamış gülücüğü, zamanını hatırlamadığım bir yüzyılda, bir çocuktan arta kalmış ki mutlak erken bir ölüm sonrasıdır, almıştım desem… Susarlar mı? 

Elim bilgisayara gidiyor, yine o keman, sesi biraz yükseltip kendimi bırakıyorum. Bu ara yeni adet edindim galiba, durup durup üşüyorum, oysa daha havalar o kadar soğumadı. Ekimi yeni uğurladık, sararan bir şehrin içi de bir gece yarısı, kemanın ezgisine gömülmüş yalnızlığımla oturuyorum… Anlatırken belki pek bir zavallı göründüm gözünüze ama o kadar da değil…

Sabah gün ışığı yaşama umudumu coşturmasa da canlandırmaya yetiyor. Sıkıcı bir gün geçiriyorum yine, evimin mutfağın da tek başına artık ne kadar iştahlı yenebilirse, çeşit çeşit yemekler yapıp, dünden kalanları, bahçede ki kediciklere götürüyorum. Özenle serdiğim beyaz örtülü masam da tek çatal, kaşık ve tabaktan oluşan he bir de bardak, sofram da yiyorum yemeğimi. Arada çocukluğum da yaptığım gibi, karşım da onu hayal ediyorum ve konuşuyorum onunla… O mu? Söyleyemem size, sır olduğundan değil daha ben de bilmiyorum çünkü. Bilsem, ah bir bilsem ilk size söyleyeceğim, söz. Konuşurken ona ait fiziki hiçbir şey canlanmıyor gözümde… Sesi de yok. Sadece bana benziyor, yalnız, bıkkın ve boş vermiş. Ama güçlü, kimseye karşı kendini koyuvermiyor. Arada kaşığıma damlayan yaşlarımı tuz niyetine olduğunu düşünüp sesimi çıkarmıyorum, vardır bir nedeni diyorum. Milyarlık bir dünya da benim kimsem yoksa olmuyorsa vardır bir nedeni…

Sofrayı toplayıp, demli bir çay sıcağına karışıp kanepeye oturuyorum… Üşümelerim geçmese de fincana değen parmak uçlarım sıcak. Televizyon da dizilere bakıyorum, hep o yakışıklı jönler, ya gelip mahvediyorlar kadınların hayatını ya da yeniden yaratıyorlar, bakalım benim bu baştan yazım hatalarıyla dolu hayatıma düşecek olan jön neler yapacak merak içindeyim. Sonra geçiyorum bilgisayarın başına tertemiz bir Word sayfası ne komik geliyor kulağa, bembeyaz bir kâğıda hasretiz! Hasret olduğumuz onca şey içinde bir de bu ekleniyor aralarına… Sayfaya bakıyorum, yanıp sönen imlece, binlerce hece hücum ediyor beynime, birbirlerinin önüne geçmek için yarışıyorlar, parmaklarımın hızı kadar döküyorum onları yanıp sönen imlecin ardına… Gece indikçe bir sıkıntı düşüyor içime, yalnızlığım bir gün vakti kadar gömüldüğü yerden yine çıkıp geliyor, sokuluyor koynuma. Sıcak nefsini duyuyorum üşüyen yerlerimde… Ürperiyorum, kadınlığımın başka bir boyutu susup teslim oluyorum.

Gülen yüz mesajları düşüyor sayfama, naberler, nasılsınlar. Yazdıklarım aykırı belki T.D.K. ya ama böyle işte ne yaparsınız, günlük selamlama diliyle bir sürü soru. İyiyim diyorum yarım ağız, dudağımın kenarına sıkıştırdığım eskimiş gülücüğümle. Fark etmiyorlar bile, öyle alışıklar ki benim güleçliğime, eskiyen gülücüğüm takılmıyor gözlerine! İmleç yanıp sönüyor, o sönerken ben kavruluyorum. Çocuk sesleri odamı dolduruyor, kalkıp perdeleri çekiyorum, içime işliyor acının son demi, bayat bir Türk filmi bulup izlemeli diyorum en azından ağlayacaksam, arabesk bir ağlama olsun!

Televizyonu açıp Yeşilçam’ın en sulu göz filmlerinden birini buluyorum. Kör olan bir kadına, onunla beraber ağlıyorum. Mendilsiz, burnumu siliyorum hala üzerim de olan pijamalarıma. Aklıma düşüyor daha kahvaltı etmediğim, günü tamamlayan bir otomatiklikle, kalkıp çayı koyuyorum sakın demleyeceğim sanmayın, yalnız kişiler çay demlemez, sallama çay neyimize yetmez, yalnızlığımızı bir kez daha yüzümüze vurur gibi, tek kullanımlık poşet çaylar. Su kaynayınca, ısınmış ekmeğimle çayımı alıp geri dönüyorum filmin başına, kadının gözlerinin görmeye başlamasına çocukça bir heyecanla seviniyorum, çayı döküyorum bacağıma, ağlamam gülmeme karışıyor, iyice deliriyorum… Zaman korkutmaya başlıyor beni… Susuyorum!

Devam edecek…

Benzer yazılar

  • 29 Ekim 2011 -- Çirkin Çocuk Günceleri –10 (0)
    Saat sabahın altısı ve ben sesinden düşerek uyanıyorum bunca zaman düştüğüm onca boşluk rüyasından amansız iç çekişlerle uyanışlardan sonra bu ilk. Bir sesten nasıl düşülür, ne kadardır yüksekliği. ...
  • 12 Ekim 2011 -- Çirkin Çocuk Günceleri – 9 (0)
    Beni bana bırakma, kaybolurum… Ben oldum, aylarca kendimi aradım bu kalabalık şehirde, bulduğum tüm kitapları okudum, kemanların tınılarını dinledim, ağladım, saatlerce, bazen sabahı öptü tuzlarım ...
  • 12 Ekim 2011 -- Çirkin Çocuk Günceleri – 8 (0)
    Ölmek çoğu kez, kötüdür aslında, dilde bir beddua gibi taşınır ama çoğu kadının gizli düşleri gibi, yastığının altında büyür. Ölmek bir lanet değildir, kimi kazanılan bir ödüldür, ‘’Allah sevdiğini ya...
  • 30 Aralık 2010 -- Siz hiç iki yaşında oldunuz mu? (5)
    Nicedir sesimi duymuyorum... Evet, kendi sesimi... Onca gürültünün arasında onu kaybettim galiba. Ondan mı artık kendime kaçamayışlarım. Hayallerimin de ipi kaçtı. Yalın ayak güleç bir çocuğa bürünmey...
  • 26 Aralık 2010 -- Çocukların melekleri nerede? (1)
    Suskunluğumu bağışla dudaklarıma Ben kör bir çocuk Her gece günü arayan! Gün annen var mı senin Korkmaz mı geceye kaçtığın da Gün özlüyorum seni Gece yıldızlarını serdiğin de sineme Her nefes...
  • 22 Aralık 2010 -- Çirkin Çocuk Günceleri – 7 (1)
    Şimdi bu koltuktan kalkmak, kalkıp kaçmak geliyor içimden. Bir zamanlar sevdiğim, hala içimde sevgisinden parçalar taşıdığım bu yabancıyı terk edip gitmek. Ama yapamıyorum, gidip bir çay daha alıyorum...