ah azize ah azize
yalvarırım gel gitme
ah azize ah azize
çok mes’udum ben seninle
ah azize ah azize
beni terketme
ah azize ah azize
beni terketme
sev diyorsun azizem, seni nasıl seveyim
vefakar olduğunu, ben nerden bileyim
Bayramın ikinci gününde şarkılar sunmaya devam ediyoruz diyor güzel güzel ve fazlasıyla tane tane konuşan spiker; dinliyoruz… Dün de bir arkadaşla dinliyorduk; şekil değiştiren radyo programlarından, sessizce beynimize işlenmeye çalışılan olgulardan, bazı dizilerin ahlaka mugayyır görülmeye başlandığından; oysa o eserin 1930 yılında yazıldığından, daha da geri götürülmeye çalışılan Türk Kadını’ndan, gazete bulmacalarının bile değiştiğinden ve sinsice değiştirilmeye çalışıldığımızdan üzülerek dem vurmuştuk…
“Ahh Azize ah Azize beni terk etme”
“Madem öyle istiyorsun, olur! Bu saatte seni mi kıracağım yani?’ diye geçiştiriyorum böylesi bir emir almak yürek işi mi, sabah sabah vıcık vıcık geliyor böyle saçma sapan aşklar; zaten Nesrin Sipahi’yi de sevmem… Şarkı “beni terk etme” nakaratıyla devam ederken ben sarığın bilmem neresine takılan bişi nedir diye soran gazete bulmacasının içine düşüşümün hesabındayım.
“Sev diyorsun Azizem seni nasıl seveyim/ vefakar olduğunu nereden bileyim” diye çığırdıkça tüm tellerim elleşmeden atıyor da sigortam atmıyor. Gülüyorum, e pes yani! ‘terk etme’ diye yalvaracaksın, sonra dönüp ben senin vefakar olup olmadığını bile bilmiyorum, sevdiğim bile belli değil; ama sen beni sakın terk etme! Yine: oldu canım! diye geliyor yanıtım ve ilk solukta yuh yane! Diye ilave ediyorum, tamamen güdümleme üzerine kurgulanan aşk; bir taraf ‘sev!’ diye dayatıyor, karşı takım; ‘seveyim sevmesine de bakalım vefakar mısın?’ diye karşı tez geliştirip, savunmaya geçiyor. Yuh diyorum pimi çekilmiş beyinlerimize; işleniyoruz dostum, yakında allı pullu fişleniriz de… Aklımda İslamiyet öncesi devirlerde yaşayan bilmem kaçıncı Karac’oğlan ve şiirlerinin dizeleri var; nereden nereye geldik diye şimdilik sorabiliyorum, yakında o yetimi de büyük ihtimal kaybedeceğim. Doğal tepki; üzülüyorum. Şekilcilikten şekli şemali kaçmış uyuşuk beyinlerimizden meze bile olmuyor, ki öyle olmasını körükleyen taraflarımıza baktıkça daha da şiddetle üzülüyorum…
‘Şarkı sözlerini yazanın egosu mu bu sözler?’diye de soruyorum boşluğa… Aşkın, hani her hakkı saklıdır kuralında bulunan ve bulduğuna tutunan egosu mu, yoksa ilişkilerin aba altında saklanan gerçeği mi bu?
Hadi bakalım kolay gelsin demiyorum; çünkü bu işler, aslında derin işler ve her bireyi kendince işler…
Ve her zamanki gibi ben Funda Koray, ay ay ay! Diye programını başlatıyor spiker. Güneşli bir İzmir sabahından sesleniyormuş.
Datça da gün güneş olacak gibi; hava bir açıyor bir kapıyor. Bulutlar mı, onlara hanidir aldırmamayı öğrendim; kuvvetli bir rüzgar çıkar nasıl olsa… Rüzgarı beklemeden dağılmalı, toplanacak değerlerimizin hatırına, değerimi yitirmemek adına!
Bugün bayramın ikinci günü diyor spiker ve hesabım karıştırıyor. Benim günlerim sayımdan kaçıyor, içtima kaçağı her biri, boşvermeyi öğrettiklerinden bu yana, boş verip aldırmıyorum; bana nasıl olsa bu saatten sonra her gün bayram. Sana da öyle gelmiyor mu Azize?..






Ocak 1st, 2011 on 13:03
teşekkürler sevgili selami ve hoş buldum. hayatta bunlar da varmış adına bir şeyler karalıyorum sanırım; beğeniniz mutlu etti, teşekkür ederim.
Aralık 31st, 2010 on 14:12
Öncelikle size hoş geldiniz diyeyim Müzeyyen hanım.Burada yazmış olduğunuz ikinci yazınızı okuduk.Ben farklı bir tat,farklı bir lezzet aldım Elinize sağlık…