İstanbul nasıl bir şehir öyle… Sabah ve akşam kavramı yok sanki. Sokakları, caddeleri hep kalabalık… Her tarafta bir yere yetişmeye çalışan, devamlı koşuşturan insanlar. Bu şehre bakınca karmaşadan insanın başı dönüp, gözü kararıyor sanki.
Ayağımı İstanbul topraklarına bastığım anda hiç bitmeyecekmiş gibi duran trafiğin içinde buldum kendimi. Boğuluyorum sandım ve yaşadığım şehrin küçük ama sevimli oluşuna bir kez daha şükrettim. Kargaşa içerisinde en az 3 saat yol gittikten sonra kuzenime varmıştım. Yorgun düşmüş bir halde kendimi koltuğa attım, biraz sakinleşip, dinlendim. Kuzenime sık sık “Yok zuzum burası yaşanacak şehir değil” deyip durdum. O çoktan alışmış bu şehrin karmaşasına, bu şehirde kendine bir yer bulmuş olmanın mutluluğuyla o an sadece gülümsedi bana.
Akşamına İzmirden uçakla gelen arkadaşlarımızı da yanımıza alıp haydi Taksime gidelim dedik. Ne işimiz var bizim Cumartesi gecesi Taksim meydanlarında. Kalabalığa karıştırğımız anda birbirimizin ellerini tuttuk sıkıca. Köyden geldim şehire modunda biraz ürktüm ilk etapta. Sağımızdan solumuzundan az ileride polis aracı olmasına rağmen elinde siyah poşet tiner çeken gençler geçiyordu. Diyorum ya enteresan bir şehir İstanbul kimse kimsenin umrunda değil sanki. Birileri kavga ediyor, birileri bakıyor; birileri bağıra çağıra küfür ediyor başka bir grup onlara gülüyor…
Biraz alışveriş yapalım diyoruz İstinye Parka gidiyoruz tabi yine deli gibi bir trafik eşliğinde. Kendime bir iki parça kıyafet beğeniyorum deneme kabinine yöneldiğimde en az 70-80 kişi görüyorum kabin başında oluşan kuyruklarda. “Tamam denemeden alırım bende sorun değil olur bunlar bana” diye düşünüyorum ve ödeme yapmak için kasaya gidiyorum. Kasaya yöneldiğimde ise gözlerime inanamıyorum. İşlem yapan bir sürü kasa olmasına rağmen her kasanın önünde en az 50 şer kişilik kuyruklar. “yok artık millet delirmiş. İki parça şey için bu kuyruğa girilmez” diyorum ve elimdekileri almaktan vazgeçiyorum.
Sonrasında bir kahve molası verelim diyoruz. İki tur attıktan sonra starbucksta kendimize boş bir yer bulmanın sevinciyle oturuyoruz. Ben tükenmiş vaziyette dinlenmeye çalışırken kuzenimde bize kahve almak için kahve alma sırasına giriyor. Gülüyorum sonrasında Kemal e dönüp “Şaka gibi her yerde ve her şeyde sıra var” diyorum. İzmirden gelmiş olmasına rağmen bu durumu o da şaşkınlıkla karşılıyor. Kahvelerimizi içtikten sonra yine yollara düşüyoruz.
Kısacası bu şehir tam bir karmaşa… Herkes kendi havasında, kendi iç dünyasında… Yine de İstanbul u çekici yapan bir şeyler var burada… Belki yedi tepesi, belki güzelliklerle dolu tarihi eserleri… Yaşanacak değil belki ama gezmek için uğranılabilinecek bir şehir İstanbul…






Aralık 8th, 2010 on 21:07
Yirmi yıldır içindeyim hala keşfedilmemiş bir şehir olarak duruyor İstanbul. Öyle ‘ben bir arkadaşa bakıp çıkıcam’ diyerek kurtulamazsınız bu şehirden Elif hn., yavaş yavaş aşık eder kendine, trafiğinide özlersiniz, gürültüsünüde. Üstü kadar yer altında da koca bir şehir saklıdır.
Binlerce şair yazar anlatamamış ki güzelliğini ben anlatayım ahh ah…
Aralık 8th, 2010 on 21:34
bence bir insanı yaşadığı şehre bağlayan bir şey varsa trafiğini de özler gürültüsünü de. tıpkı aşık olduğumuzda sevdiğimiz insanın her türlü huyuna alışıp, onu öyle kabullenip, sevdiğimiz gibi…