Yıllarca hapiste kalan Kadir oğluyla beraber tahliye olur. Köyüne dönmek ister. Fakat küçük bir köyde her zaman kanlı olduğun hasımlarınla yaşamak zordur. Çünkü her an onlarla yüz yüze gelme, acıların tazeleme ihtimalin vardır. Bu zorluğu biliyordu Kadir. Fakat ömrünün büyük kısmını geçirdiği köyünden ocağından da ayrılmak istemiyordu. Çünkü köyün her sokağında ayağının izleri, meyvesini yediği her ağacında ağzının tadı, yaşadığı ahşap evin her işlemeli tahtasında alnının teri, her bayramda ziyaret edip dualar gönderdiği kabristanlıkta sevdikleri ve nice hüzün ve sevinçleri paylaştığı komşuları ile unutamayacağı anıları vardı. Biliyordu ki bir defa buraları terk edip gidince ancak omuzlar üstünde geri gelebilecekti!
Oğlu ise babası gibi düşünmüyordu. Yeni bir hayat kurmak için hiç düşünmeden büyükşehre yerleşti. Köyüne dönmedi.
Kadir hapiste geçirdiği günleri nedeniyle ilk defa evinden ocağından uzun süre ayrı kalınca her yeri çok özlemişti. Her şeye rağmen mahpustan çıkınca köyünde yaşamayı yinede bir denemeliyim dedi. Gece karanlığında kimselere görünmeden köydeki evine geldi. İlk zamanlar evinden dışarı çıkmadı. Zamanla evin avlusuna çıkıp ufak işleri görüyordu. Bağ bahçe işlerini hanımı ve bir iki komşusu yapıyordu. Yıllardır özgürce yaşadığı evi şimdi yarı açık cezaevi gibi olmuştu ona. Hayat ne kadar garipti. Kırk yıl düşünse böyle yaşayacağı aklına gelmezdi.
Bu arada köy halkı geldiğini duymuş, dedikodularda ard arda üretilmeye başlamıştı. Yok, Cebbarın oğlu silah satın aldı. Yok, evin önünden geçmesini bekliyormuş. Yok, onun tarlaya gitmesini gözlüyormuş gibilerinden. Kadir toplum içine çıkmamasına rağmen varlığı bile karşı tarafı geriyordu, rahatsız ediyordu. Yapamadı. Köyün ileri gelenlerinin de tavsiyesiyle evini ocağını, malını mülkünü satarak ve arkasında kuru bir gözyaşı bırakarak kimseleri tanımadığı büyükşehrin bir kenar mahallesine göç etti.
O bir ağacın yaprağı gibi vakti gelince dibine düşecek oradan da toprağa kavuşacağını sanırdı. Ama hiçte düşündüğü gibi olmadı. Sert esen bir rüzgâr bir yaprak misali onu dalından erken koparmış hiç de ummadığı yerlere sürüklemişti…
Şaşkındı. Sanki doğal yaşamından alıkonulan bir ceylan ürkekliği vardı gözlerinde. Yeni yaşamına bir türlü adapte olamıyordu. Alışkanlıklarını değiştirmesi gerekiyordu fakat bunda zorlanıyordu. İnsanlar bile bir garip geliyordu. Kimse kimseye selam vermiyor, o selam verdiğinde ise şaşkın şaşkın yüzüne bakıyorlardı. Bu bakışlara bir anlam veremiyordu. Yoğun kalabalık içinden gözleri hep köyündeki tanıdıkları arar dururdu. Birisi denk gelse de köyden iki laf etsek diye. Ama gördüğü yüzler hep yabancıydı. Bu durum da onu suskunluğa içine kapanmaya itiyordu. Oturduğu semtte kurulan pazara sık giderdi. Aldığı elma armut ona avlusundaki kendi yetiştirdiği ağaçları hatırlatır, acaba şimdi kurumuşlar mıdır, yoksa hala canlılar mı, canlı iseler çok meyve vermişler midir diye düşünür bahçesi gelirdi gözünün önüne. Bayramların gelmesini ise hiç istemezdi. Çok belli etmese de en çok o günler hüzünlenirdi.
Mahallede ki camiye gidip gelirken kendi yaşlarında birisiyle dost olmuştu. Dostu onun bu kimi zaman dalıp giden halini sezmiş ama nedenini bir türlü soramamıştı. Bir gün dayanamadı ve” hayrola daldın gittin yine neyin var” dedi. O da “sorma dedi ceketim bol geliyor, o yüzden bazen dalıp gidiyorum” dedi. Dostu şaşırmıştı. Ne demek istediğini anlamadı. Çaktırmadan göz ucuyla yinede üstünü başını şöyle bir süzdü. İçinden “Allah Allah ceketi de bol değil ama“deyip şaşkınlığını gizlemeye çalıştı. Kadir ise dostunun bu şaşkın bakışlarının ardından başından geçen hikâyeyi üstü kapalı anlatmaya başladı;
-Ne acıdır bilemezsin dostum istemeye istemeye onca yıl yaşadığın evini ocağını toprağını terk etmek. Ve oraya misafir olarak bile gidememek. Diye başladı sözüne ve çok fazla derine girmeden.
-Hayatta son yolculuğa giderken başımızın üzerine giydirilen ceket hariç hep istediğimiz ceketleri giyeriz bilirsin. Ama bunun dışında ne yazık ki bazen istediğimizin dışında da ceket giydirildiği oluyor.
- Bana da kötü kaderim istemeden bir ceket giydirdi. Dedi memnuniyetsizliğini belirtip.
-Ama bu ceket bol geldi bana. Ne yapsam içinde rahat edemedim. Hep emanet gibi durdu üzerimde. Değiştirmeye gücüm de yetmedi, değiştirecek takatim de kalmadı. Dedi.
Hüzünlendi, gözünden akan iki damla yaşa mani olamadı! Bu yaşlar pişmanlığının bir ifadesi miydi, yoksa hala değil miydi anlaşılamadan;
-Ama olsun! Hayat bu. Yazgım böyleymiş. Diye kendi kendini teselli edip
-Nasıl olsa sonsuzluğa giderken bile bir ceket bize giydirilmeyecek mi? Başımızın üzerinde yine bize eşlik etmeyecek mi? Ha bol olmuş, ha dar olmuş! Diyerek belki de yaşama kırgınlığını belirtmek isteyip;
-Ama ben yinede isterdim ki son yolculuğumda keşke o eski ceketim bana eşlik edebilmiş olsaydı! Dedi.
Dostu şimdi anlamıştı ne demek istediğini. Onu teselli edecek bir söz bulamadı. Elini omzuna attı ve kendine doğru iyice yaklaştırdı.
Hiç konuşmadan bir süre sustular!
Her susmak onun için derinlere dalmaktı. Hayatını bir film şeridi gibi göz önüne getirmekti. Vicdanının emriyle beynine hesap kitap yaptırıp yaşamının artılarını, eksilerini alt alta, üst üste yazıp toplatmaktı. Olmadı çıkarıp böldürmek, bu şekilde vicdanının muhasebesini yaptırmaktı.
Bu sefer ki susmak ise sanki yaşadığı karanlık ilkbaharı vicdanında aydınlatacak pişmanlık ışığına ulaşmasının muhasebesi gibiydi!






Aralık 2nd, 2010 on 18:53
4 Bölümden oluşan muhteşem bir öykü okudum…