“Bahar çiçek çiçek gelince güzel” diye sesleniyor şarkı,eşlik de ediyorum ama ne garip eşlik ettiğim sesi tanımıyorum…‘Tanımadığım ne çok şey var’da takılıp kalmam, yüz üstü düşerken dengemi kaybedip dizlerimi kanatmam an meselesi…
‘Sonbahar yağmur yağmur gelince güzel’ demek için, yağmuru beklemeyen ve hatta sonbahardan haberi bile olmayan işgüzar aklımın gevezeliği üstünde bu sabah.
‘Işıl ışıl bir Datça sabahı’ diye başlamam lazım güne vederin soluklarla sabahı içime çekerken; ‘deniz de pırıl pırıl’ diye cümlemi bitirmem gerekir; ama Güneş gözümü alıyor, hem de şekilsiz kara taş döşemeye vurup, parlyarak. Umurumda bile değil, elimi siper edip; ‘lodosun hükmü, ıslatılana kadarmış meğermiş’ diye esmeyi bırakan güney rüzgarına acıyorum. Deniz mavi… Mavi de bir yere kadar! Yapraklarından yeşil sarkan ağaçları tanıyorum, onlar zeytin. Dumanı tepesinde fincan, fincanda kendini ağırdan satan saat ve saatin hazır bekleyen uyuşuk dakikaları…
‘Tanıyamadıklarımdan da çok tanımlayamadığım şey var’ cümlesi gündemimde; elde var bir!
Güvendiğim birkaç yüzü itibarı yitik, güvenilmezler listesine atıyorum; kendinden sorumlu devlet bakanı olarak!. Yüzlercesi el ele… Bir baş sallamasına uzaklaşanları seyrediyorum. Sonuç canımı sıkıyor. Her kayıp koca bir çukur aslında! Ve Yağmur ormanlarında keşfedilmeyi bekleyen yüzlerce altın yatağı var! Yarı belime kadar ıslak, üşüdüğü için fazla hırslıyım galiba. Açgözlülüğümden kayboluyorum, sorun değil; eğer kaybolmazsam kendimi bir daha ve çok daha nasıl bulurum? Bulunuyorum; elindeki çamur topaklarını eleyenlerin yanındayım, konuşuyoruz. Onlar, elde edecekleri parayla kaç kasa bira alacaklarını hesaplıyorlar ve hepsi kadınları seviyor… Bana ne yapacağımı soranlara; derdim bir damla altın ışıltısı bulmak, altın da değil; yani paraya çevrilebilir bir şey değil aradığım diyorum; tütün tüküren ağızlar gülüyor… Yağmur yağıyor. yağdıkça kayıp, her kayıp çorak arazide ciddi erozyon… İçim yıprana yıprana kopuyor, canım yanıyor! Aynı potada eriyoruz; elde var sıfır!
‘Anla ne olur, yorma artık!’.’ diyorum aklıma, ‘akıl işi değil dediklerin’ dedikçe tersim dönüyor; ne mavi mavi gibi, ne de zeytin ağacından düşen yeşil şimdilerde…
Konuşma engelliyim… Yağmurdan sebep katlanıyorum kayıp zamanlara. Cılız kelime dağarcıkları sere serpe büyütülüyor cümlemizin içinde, dinlemek yetmiyor. Savrulmam an meselesi de; mesafeyi kestiremiyorum, havuz problemleri kadar karmaşık geliyor; ‘kesin’i çözenleri tanımadan çözülemem; elde var iki!’
‘Bahar çiçek çiçek açınca’ güzel demiştim az evvel şarkılarla. Ki hangi bahar, hangi çiçek, hangi açılım, gördüğüm hep aynı kördüğüm…






Ocak 30th, 2011 on 13:13
hiç, yoktan iyidir.