Düğümlenmiş ve kendi tortusu içinde çürümüş
Şifaya dargın bir kambur gibi sırtımda taşıdım umudumu yıllarca
Cenaze arabasıyla düğün evine gitmek kadar iğreti duruyordu hayat üstümde
Yaşamak sadece acıya katlanmak sıfatına sahip olmakmış geç anladım
Ama içimde bir ses bir ihtimal eksik kalmışlığıma susuyordu
İnatçı bir yaraydı geçmezdi mutluluk arzusu dilimde
Bir türkü gibi bir ağıt gibi bir pişmanlık gibi
Koca bir hüznü geçmişimde bırakırken
İçi çürümüş
Duvarlarında rutubet ve yıkılmışlık kokan eski bir harabeden bozma bedenim
Ve ruhumun mesafeli duruşu yakışmadı toz duman yoldaşlığıma
Hayal kırıklarını katmerli acıları ve küflü hüzünleri
Tükete tükete yalancı bir doygunluğa eriştim
Ruhumda bir lazhaya bile yetecek derman kalmadı
Şimdi bakıyorum da ne kadar şişmanlamışım
Söz gelimi yaşamak koca bir ömrü başı boş tüketmekle hasıl olduğundan
Bedenime sızğmayan bu şişmanlığımı aldırmalıyım aldırmadan
Yazarak kusmalıyım dökmeliyim çıkarmalıyım içimideki fazlalığı
Doluluk oranını aştı neredeyse patlayacak hafızam
Boşaltmalyım ne varsa eski anıları ihanetleri ve afsız günahları
En azından içimde bir başkasına ayıracak bir tek göz odam olur
Sanki gırtlağımdan tutmuş iri bir arslan
Her an yem olma korkusu ile gün geçiriyorum
Yabani arzuların iştahını kabartıyor savunmasız halim
Ve koşmaktan direnci kırılmış ceylan gibi bırakıyorum kendimi
Sivri pençelerin kanlı niyetine…
Bunca zülme rağmen elimden tutan beni gerçekten seven olmuyor
Olmuyor bana sorgusuz bakışlarla bakan
İyi nieyetlerine inandığım insanların sonradan
Sinsi bakışlarını ve bıkılımışlıklarını seziyorum
Bu bana reva mı
Dinmiyor ve süre gidiyor devamı
Tam halimi arz etmeye niyetleniyordum ki
Birden üstüme çullandılar
Kirli elleriyle ağzımı kapattılar
Dilimi kelepçeyle ellerime bağladılar
Şimdi çökmüş halime dayanıyorum duvar diplerinde
Ne varsa yitirdiğim ona ağlıyorum
Ruhumu kapalı alan korkusu salmış ve ölüm geliyor geceler
Can tutsak yürek ezik ve suratım paramparça
Bir yalnızlıktan kurşunlara geliyorum
Bir bedbahtlığımdan
Bir de hiçbirşeyliğimden
İç burkan bir yalnızlık bu sinsi
Ve ne desem kar etmez bir anın düş kırıntısı
Ne kadar ağlıyorsam o kadar yaşıyorum neticede
Kendime ne kadar acıya bilirim ki
Hepi topu sefil bir hayat bu
Güneş doğunca ellerini yıkayan ve batınca gözlerini kirleten
Ve sabrı sabırsızlıktan çıkaran bir acizlikle dayanan ben miyim
Kirli bir mum ışığında yazdıklarını okuyamayınca ağlayan
Oysa daha dün umuda gebe cümleler kuruyordum tuzlu tuzlu
En dayanılmaz ihanete tanıklık ederken gözlerim
Odamın sessiz çığlığı içinde yırtılıyordu kulaklarım
Ve küflü bir is kokardı nefesim
Alıp beni taaa çocukluğumun ilk okul sıralarına götüren
Bana hep yanlış bir yolun eğri adımlarını miras buıraktılar
Topallıyorum ne çare aksiliklerden kurtulmuyor başım ne çare
Masamdaki boş çerçeve kadar gerçekçi değilim
Ve değilim okuldan sonra oyuna dalan hınzır bir çocuk
Bu yüzden içimdeki çocuktan hep korkarım ya bir gün tutup ta hesap sorarsa diye
İçimdeki bu derin bu uçurum özlemi kime anlatırım bilmem
İnsan denen mahlukat dinleme vasfını yitmirmiş durumun vahameti oldukça ağır
Korkularla ön yargılarla yontulmuş ruhlar bir daha düzelmez
Ve düzelmez tırmak uçlarıyla patika yollar
Kimseyi dinlemek istemiyorum
Bu benim veryansınım
Ve ağlarım ve susarım vakitsiz
Hep eksik hep yarım hep küflü bir yalnızlığa sarılan o çocuk
Ne çare ki benim ölü döşeğinde nikah düşleyen






Ocak 15th, 2011 on 16:27
Teşekkürler Saliha hanım… Umutla kalın.
Ocak 15th, 2011 on 14:48
Yüreğine sağlık çok güzel bir şiirdi.. Etkilenmedim desem yalan olur.. Hüzünlü ama içinde azda olsa umut var.. Umudun hiç bitmesin.. Hoşçakal..