İstanbul da yaşamak kolay değildir. Hele de keşmekeş trafiğinde. İşe gidiş-gelişler ömrünüzden ömür alır. Eğer ki bir de otomobiliniz yoksa işiniz daha zordur. Çünkü otobüsler tıka basa doludur. Binmekte zordur, inmekte. Birde soğukta yağmurda karda kışta duraklarda otobüs beklemekte…

İşte bu zorlukları yıllarca yaşayan iyi kalpli, gerçek dostlarımdan biri olan sevgili arkadaşım Naci “bir gün bir arabam olursa duraklarda otobüs bekleyen yolculardan gideceğim yöne denk gelenleri Allah rızası için arabama alacağım ve güzergâhımdaki gidecekleri yere götüreceğim” diye niyet eder.

Gün gelir görevinde yükselen Naci’nin gelir durumu artar ve bir otomobil satın alır. Daha önce içinden geçirdiği bu dileğini yerine getirmek ister. Bu amaçla iş çıkışı evine gider iken E-5 üzerindeki bir otobüs durağına yanaşır ve “ Kurt köy yönüne gidiyorum, aynı istikamete gidecek varsa gelebilir” diye otobüs bekleyenlere seslenir ve her gün o duraktan iki-üç yolcuyu arabasına alır.

Günlerden bir gün yine bir iş çıkışı aynı duraktan birkaç yolcu alır. Yolculardan biri ön koltuğa oturur. Bir süre gittikten sonra inmek istediğini söyler. İnmeden önce elini cebine atar ve” ne kadar borcum” der. Naci de” ne borcu beyefendi ben para için almadım ki sizi, insanlık adına aldım, Allah rızası için aldım, zaten arabam boş. Gideceğim yere sizler olmasanız da gitmeyecek miyim sanki. Ne parası der. Bunun üzerine yolcu kimliğini çıkarır ona doğru gösterir.” Ben polisim. Hakkınızda şikâyet vardı. Şikâyeti araştırmak için bindim arabanıza. Ancak bu işi para için yapmadığınızı gördüm. Yolunuz açık olsun” der ve iner.

Naci’nin ara sıra duraktan yolcu almaları devam eder. Yine bir gün iş çıkışı arabasına binerken paltosunu çıkarır ve içinde birtakım kartvizitlerinin de bulunduğu ensülin çantası ile şeker ölçüm cihazını üst üste arka koltuğa koyar. O gün duraktan arabasına orta yaşlarda diyebileceğimiz üç kişi biner. Bir süre gittikten sonra “ ağabey bizi ışıkları geçince indiriver” derler. Naci de onları indirir. Sonra evinin önüne gelip arabasını park ettikten sonra paltosunu alır iken ensülin çantası ve şeker ölçüm cihazının yerinde olmadığını görür. Anlar kimlerin aldığını ama yapacak bir şeyi yoktur. Giden gitmiştir artık.

Hayıflanarak evin kapısından içeri girer. Akşam yemeğini yedikten sonra ise telefonu çalar.

-Alo ağabey ben bu akşam senin arabaya aldığın adamım. Ağabey ben hırsızım. Kusura kalma o çantada para var zannettim. Baktım para falan yok. O alet ve cihaz sağlığın için sana lazımdır dedim ve onları Pendik köprüsünü geçince bir büfe var oraya bıraktım. Oradan alıver sana zahmet ağabey. Kusura da kalma. Diyerek telefonu kapatır.

Naci ne diyeceğini bilemez. Dileğini yerine getirirken yaşadığı bu iki ilginç olaydan şikâyet konusunu anlayışla karşılar ama hırsızın bu davranışı karşısında duyguları karışır. Hırsızın yüreğini çözemez. Ona teşekkür mü etse yoksa küfürler mi savursa bir türlü karar veremez!

Benzer yazılar

  • 12 Nisan 2010 -- İbne hırsız (2)
    Zaman zaman yazılarımda kendisinden bahsettiğim, ortaokuldan beri dostluğumuzun sürdüğü ve bir dönem çocuklarımızında aynı okula gittiği ve aynı dönemlerde iflasımızı  verdiğimiz beyefendi kişilik Cem...