Odayı ağır bir yanık kokusu dolduruyordu, yavaş yavaş. Saat sabaha karşı 3 sularıydı ve Neil, derin uykusunda kıpırdamadan yatıyordu. Bilindik gecelerden biri değildi bu. Gecenin karanlığını yaran dev alevler, apartman pencerelerinden dışarı birer ejderha kafası gibi çırpına çırpına uzanıyor, görenlerin yüreğini yerinden sökmek istercesine arada bir kükrüyordu.
Neil, odayı dolduran yoğun dumana, sokaktan can çekişiyormuşcasına yükselen çığlık seslerine rağmen, hala tatlı uykusundaydı. Yattığı odanın kapısı en sonunda, kendisine saldıran alevlere teslim olmuş gibi, büyük bir gürültüyle yıkıldı. Neil yatağından korkuyla sıçradı. Gözleri büyümüş, rengi atmıştı. Kendisini, hala alevlerin farketmediği duvara yasladı. Alevler kapıyı bırakmış, bu kez kağıt kaplı duvarlara ve ahşap vernikli tavanlara hücum etmişti. Neil, dua etmekten başka bir şey yapamıyordu. Ellerini birleştirmiş ara vermeden dua ediyordu. Ciğerlerini yaka yaka içine çektiği duman, damarlarında sızlayarak dolaşmaya başladı. Nei’in artık gücü kalmamıştı. Yer ayağının altında bir sola, bir geriye hareket ederken öylece yere yığıldı. Alevler hiç vakit kaybetmeden, sol yanağını yalamaya başladı. Dumanların arasında belli belirsiz birinin sülietini görür gibi oldu ve bilincini kaybetti.
***
Oturduğu iskemlede ileri geri sallanarak, Neil’den gelen mektubu büyük bir keyifle okuyordu. Gerçekten harika bir eş adayı olduğu düşüncesiyle, bıyıklarını sıvazladı Steve. Maddi durumunun pek te parlak olmaması ve bu sayede gayretini pekiştiren yaşam savaşını anlatışı, Steve’i çok etkilemişti. Zaten; kitap arasında bulduğu isme mektup yazdıracak saflığa ve çaresizliğe kaç kişi sahip olabilirdi ki? Belliki ruhu derin duygular peşinde, rüyamsı bir aşk arayışında, çekingen biriydi. Ve bu tam da aradığı şeydi.
Yüzü zengin bir burjuva görünümünde bakımlı, alnının iki yanından seyrelmiş saçları kısa ve gayet parlaktı. Kendisini takım elbise dışında başka kıyafetlerle gören olmamıştı. İki yandan ağaçlı, geniş bahçeli bir girişi olan, üç katlı krem rengi villada, zengin olmanın ürkekliği ile yaşıyordu. Tuhaf, sert, açık sözlü sıradışı karakteri, insanların çekinerek yaklaşmasına sebep oluyor ancak, bu bile zenginliğine üşüşen, ağızları sulanan çıkar avcılarını uzaklaştırmaya yetmiyordu. Bu sebeple kızı Karen’e en iyi eş adayı olarak Neil’i çekmişti. Önce kendisi tanımalıydı Neil’i. Uşak mektupları önce Steve’e getirirdi.
“Baba müsadenle gelebilirmiyim?”
“Tabiki tatlım.”
İçeriye; dalgalı ve hafif kızıl saçları omuzlarında nazlanarak bükülmüş, beyaz teni ışıklandırılmışcasına pırıl pırıl, Karen girdi. Deniz mavisi gözleri ve hafif çilli yüzü, iki yanağında gülümsedikçe beliren gamzeleriyle bütünleşiyordu. Vücut kıvrımları, yerlere kadar uzanan elbisesini sergiler çabasında yumuşak hatlara sahipti. 23 yaşındaki bu zeki ve masum kız, annesini kendi doğumunda kaybetmiş, yüksek duygulara ve becerilere sahip, dürüstlüğü ve güzelliği ile nam salmıştı. Aylardır Neil ile mektuplaşmaları aralarında şiirimsi bir aşka dönüşmüştü. Babası annesinin ölümünden sonra, gözünden bile sakındığı minik kızını evlendirmeye kıyamıyordu. Fakat zenginliği ve güzelliği ile etrafında dolanan çıkar hesapçılarından da çok ürküyordu.
“Artık okuduysan, mektubu almak istiyorum baba.






Son yorumlar