Yaza sakladığı gününü doğurdu Datça. Kocadağ’ın etekleri zil çalıp oynuyor. Babaların malı gibi paylaşılıyor sessizliğim, hiç bu kadar cömert olmamışlardı… Kendine acındırmak için sonuçlarını bire bir katarak anlatır insan da nedenlerini paylaşırken cimriliği tutar nedense!
Yürüyorum, yürüyorum…
Yolun başı çok gerilerde. Son çizgi ne yana düşer hiçbir fikrim yok. Uzun bir yürüyüş olacak gibi, çok uzun ve asl’olandan fazlasıyla uzaklara…
Paytak yürüyenler tedavülden kaldırılmış; yeni fark ettim tempolu adımların piyasaya düşüp parıldadığını. Ama benim gülerken bile eklem yerlerim sökülüyor… Bu kadar yama fazla dediydim, zamanında kendime, dinletemedim! Sürünüyorum, ki beklentilerim un ufak… “Aman sende, o dert bu dert, içimden geçenler de mi dert!” diyerek ciddi ciddi elimde kalanları dağıtıyorum. “Al sana zeytin, sen de al incir, bu da senin olsun portakal, mandalina çiçeğini düşürme; kendine sahip çık!
Açılmış gülleri görende, hazine bulmuş gibi gülüyorum; ne ipek gibi dağılan yaprakları, ne de dikenleri umurumda değil; açmazlığımın dik alası!
‘Oldu olacak, kırıldı nacak’ gibisine söylenen kim! Ne olmuş sanki, olacak kaldı mı, vardı da oldurmadım mı? Kırık, dökük ve darmadağın bir sabah; çünkü gece parçalananlar gününde bulunmuyor…
İlk yaz, iklim bahar…
Cemreler peşine düşünce kaçak göçek mi doğar Güneş? Bulutlar alev ateş. Bir kıvılcıma deniz tutuşur, rüzgar hırsını körükler mi? Hani bir köpek geçse gözlerimden, yağmur affeder ‘öpiim geçsin’ der mi; hadi canım sende!
İhanetim kendime; vurun kahpeye!
Yazdan kalma bir güne açtı gözlerini Datça. Açtı açmasına da gözüm yemiyor ne maviyi ne yeşili, elim varmıyor işte!..






Mart 14th, 2011 on 18:17
teşekkürler sevgili nesrin,
çok sevdiğim köpeğimi kaybettikten sonra bir müddet bitkisel hayatta kaldım ve artık yürümenin zamanıdır demiştim; kendimi anlatabildiysem iyi yoldayım demektir.
tekrar teşekkürler.
Mart 13th, 2011 on 23:48
Tebrikler ruh halinizi çok güzel dökmüşsünüz kelimelere.