Sabah 7:15’te amcamla birlikte çıktık yola. Yol boyunca; nasıl karşılanacağımı bilememenin verdiği tuhaf duyguyu, her türlü sitemi peşinen kabullenmiş ruh halimin ellerine bıraktım. 1988’de dedemin vefatında Samsun’a gittiğimden beri, tam 13 senedir görüşmemiştik… Ne dese, ne yapsa haklıydı. İlk erkek torun olmamdan dolayı bir şehzade edasıyla büyütmüş, ilk ayakta durmama, ilk adımıma, ilk cümlelerime şahit olmuş, bana emeklerin en ulvisini vermişti. Iraklaşmam, uzaklara savrulmam, savrulurken kaygılarımın yer değiştirmesi ve bir sürü şey… Ama hangisi 13 sene görüşememenin sebebi olabilirdi, o yüzden ne dese ne yapsa haklıydı.
8:05’gibi Pendik’te, Marmara Üniversitesi Hastanesinin önündeydik. Hastanenin önündeki büfede birer çay içtik, sonra hastanenin 1. katındaki 1819 nolu odadan içeri girdik.
Baş örtüsünün kenarından süzülen beyaz saçlarına, kısık gözlerine ve ellerine baktım uzun uzun… sanki hiç değişmemişti, sanki 86 onun için yaş değilde, nüfus cüzdanında yazan iki rakamdı. Muzdarip olduğu fıtık hastalığına, birde düşüp belini inciltmesi eklenmiş, daha iyi bakılacağı için amcam tarafından Samsun’dan 4 gün önce bu hastaneye getirilmişti. Doktoru; normalde fıtık ameliyatı olması gerektiğini ama yaşından dolayı ve solunum yolları ile ilgili bir sorundan dolayı narkoz almasının çok riskli olduğunu söylemişti. Korse ve ağrı kesicilerle devam edecekti hayatına, fıtığından tam anlamıyla kurtulamayacaktı. Ve düşmesinden kaynaklanan incinmesinin tedavisi de hızla yapılmıştı.
“Babaanne ben Cengiz, nasılsın?” dedim…
Belki hafızasındaki Cengiz gür saçlı, saçında sakalında beyazı olmayan bir çocuktu, belki hastane psikolojisi, belkide ilaçların etkisi, belkide çoktan belleğinden silinmiş boş bir kümenin üstü koyu kırmızı kalemle kağıdı yırtarcasına karalanmış bir elemanıydım. Babaannem beni tanımadı. Tanıyamadı. Veya tanıdı ama sitemliydi, tepki vermedi… Bilemedim, Bilmek istemedim.
Ellerinden öptüm, sol elini ellerimin içine aldım; “Babaanne tanımadın mı beni, ben Cengiz… Münir’in oğlu, Engin’in abisi…”
Beyin doğası ve algısı gereği önemli saydığı olayları, durumları, kişileri, bilgileri hafızasına daha dikkatli ve altını çizerek önemli etiketi ile kaydediyor. Önemsiz saydıklarını ise adı üstünde önemsemiyor. Babaannemde bana, tanımakla hatırlamak arası bir hal ile “amcana yakın mı oturuyorsun? ne iş yapıyorsun?” gibi birkaç soru sordu. Cevapladım.
Odadan ayrılırken amcama; “beni burada bırakıpta nereye gidiyorsun” der gibi bakıp “gidiyor musun?” diye sordu.
Bu soru; amcamında, benimde, babaannemin yanında refakatçi kalan halamında gözlerini hafif nemlendirdi…
Farklı ve rengi belli olmayan ama griye çalan duygularla eve geldim. Saat 15:50’de amcam; doktorla görüştüğünü, babaannemin bu akşam taburcu olacağının haberini verdi…
Gri tebessümlerimle, selam ederim.






Nisan 2nd, 2011 on 15:42
evleniyoruz, çoluk çocuğa karışıp, iş güç hayat şartlarıyla boğuşuyoruz ve daha sayamak isteyipte sayamadığım çeşitli sebeplerle onları görmeyi ziyaret etmeyi hep erteliyoruz.. siz zaten karşılaşacağınız durumu kabullenmişsiniz.. babaanne sizinde belirttiğiniz üzere siteminde haklı.. Geçmiş olsun, Allah sağlıklı daha nice ömürler versin babaannemize/anneannemize… gönlünü almak ve aradaki farkı kapatmak sizin elinizde.. sevgiler..
Nisan 1st, 2011 on 20:55
Hatırlanmamak, tanınmamak, üstelik en sevdiğiniz tarafından bu hisse maruz bırakılmak çok acı, her gün yaşıyorum bu duyguyu.
Geçmiş olsun.
Nisan 1st, 2011 on 20:37
Ben babaannemi 7 yaşımda kaybettim benim için çok değerli ve geride kocaman asla dolmayacak bir boşluk bıraktı kalbimin bir yanı hep buruk çok gençti daha..
Çok geçmiş olsun hayattayken kıymetini bilmeyi duasını almayı vakit geçirmeyi nasip etsin Allah.
Nisan 1st, 2011 on 16:41
Geçmiş olsun, Cengiz bey.
Nisan 1st, 2011 on 15:45
Kendi babaannem geldi aklıma bana son bakışı…Geçmiş olsun Cengiz, inş en yakın zamanda sağlığına kavuşur…
Nisan 1st, 2011 on 21:53
Sağ olun var olun gençler, eyvallah…