“seni çok sevmek istemiyorum” dediğim günün iki öpüş sonrası, cayır cayır yandı istanbul, plastik kalbini yüzün kızarmadan ve elin titremeden erittin, ne kaybettiğinin farkında olmadan, çok umarsız ve çok ucuzca duygumu bitirdin.
“için tıka basa yalan dolu, ruhun afilli orospu” da diyemedim, bana yakışmazdı, yakışmazdı ama kalbim; gösteri bittikten sonra çadırları sökülen müstakil sirk yeri ağlamaklığındaydı, yazıktı…
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
belkide bu hep böyle olurdu;
sirke beleş iki bilet bulunur, gösteri yaşanır ve biter…
gözlerde terminal vedalarına has nemlenmeler
ve dramatik bahaneler eşliğinde herkes kendi yalanına koşardı…
sonra düşündüm;
bekareti bozulmuş kalpler dünyasında, hangi seviyorum diyene inanabilirsin… bugün herşeyimsin, iki gün sonra ilişkinin adını koyamıyorum diyen dilleri eşek arısı soksa arının kendi zehirlenir.
vallahi melek bu dediğin kadında yanılıyorsan… sen yanılan değil aptal bir duygu safısın, karşındaki oyuncu, karşındaki sabah yüzünü yıkamadan maskesini takan sahte melek…
ama nasıl olur?
çok yoğun şeyler yaşadık,
hepsi mi oyundu,
hepsi mi yalan…
pardon! ama ben seni seviyordum…
ne demiştim sana ben; “baştan tükür yüzüme… şu an değil, belki beş sene sonra seni istemeyerek üzerim de yüzüme tükürmek istersin, peşin tükür ki seni hiç üzmeyeyim. ben şimdi yukarı tükürüyorum, boşluğa, yer çekimine inat bekleyecek yukarıda, ve ilk ihanetinde yüzünde bulacaksın tükürüğümü, benim ruhum duymayacak… sen ve yüzün tükürüğümle yaşayacaksınız…” hatırladın mı?
ahh be güzelim… fahişe gönüllere kalbimde mezar kazmayışımın sebebi; aynaya baktığımda gördüğümden tiksinmemek içindi… saatlerce ruhuma duş aldırmak, boş boş tavana bakmak, çelişkilerimin hangisi orgazmda hangisi sırtını dönmüş yatmış ve hangisi yağmur kokusu kadar saf düşünmemek içindi…
iyi mi yaptım, bilmiyorum.
38 yaşın sorgulaması çok boktan …
geçen senelerden bana lütfedilen tek anlam;
döktüğü dişlerini cüzdanımda,
baba deyişini kulaklarımda,
gülüşünü gözlerimde sakladığım bir oğul,
gerisi boş…
karanlık bir oda da,
kapkara bir kediyi aramak tek yaptığım.
saçma bir ruh halindeyim…
umutsuzum.
hayat mı?
ben mi?
sen mi?
kedi mi?
nankör!
bilemedim,
bildiğim tek şey; mutsuzum…
“seni çok ama çok sevmek istemiyorum” diye arkandan bağırdığım günün iki öpüş öncesi bana;
“kalbin ne için çarparsa o senin olsun” demiştin… senin için çarpmıştı bu kalp ve sen yarın gittin, ben dün öldüm…






Ağustos 12th, 2011 on 14:40
Kalbimizi en sevdiğimize bile vermekten korkar halde olmak ne acı…