Tüm cinayetler gibiydi bu da; en az iki görgü şahidi vardı: katil ve maktul… Önceleri direnmiş, karşı koymuştum ama ölümün yakıcı nefesi bedenimde hızlıca dönmeye, yanağımdan boynuma akmaya, saç diplerimde dolaşıp gözkapaklarımı ağırlaştırmaya başladıkça, parmaklarım hissizleşip kalbim kuş kanadında sallanınca; vazgeçtim ve bekledim. Ölüm, seni bekledim…

Hiç kolay olmadı bekleyişim. Belki de hep denildiği gibi; hayatım film şeridi gibi geçti ama gözlerimin önünden değil. O vazgeçiş ve teslimiyet anından sonra hayatım bir film şeridi gibi geçti ve ölüm, uzunca süre son darbesini vurmasını beklediğim halde vurmadı.

Bekledim, ölüm seni bekledim. Bu kadar zor muydu ölmek? An’ların yıllara yayıldığı yayıldığı bir bekleyişti bu. Ölmeyi bekledim. Ölemedim. Katilimin gözlerine baka baka geçen, yıllar süren bir can çekişmeydi bu. Katilim; annem, babam, beni seven adam ve kader karması dörtlüydü. İskambil destesinin 4 as’ı. Bense; Maça Kızı. Esmer bir kız çocuğu…

Maça Kızı’nın da bir hikayesi vardı diğerleri gibi. Destede baskın görünen ama iç dünyasında olabildiğince ürkek, vakur, sessiz, saygılı. Bu baskın hallerimden olsa gerek, çok geçmeden Kupa As’ı ile birleştirildi hayatım; Sinek As’ı ve Maça As’ının kararıyla. Kupa As’ı kaderimdi ve sözde dört dörtlük bir hayatı seriyordu gözlerimin önüne; her köşesinde bir lütuf. Ya da daha sonraları öğreneceğim haliyle; her köşesi bir yara açacaktı ürkek ruhumda.

Daha kız çocuğuydum işte. Sokakta ip atlayan, top oynayan… Kısa sürede küçük bir kadın olacaktım ve Maça Kızı’nın cenaze törenine katılacaktı tüm tanıdıklarım…

Sade, küçük bir cenaze töreni düşledim kendim için, bu teslimiyetçi duyguyla ölümü beklerken. Ellerimi tutuyordu Kupa As’ı. Beni sevdiğini söylüyordu. Ben ölümü beklerken; belli ki Kupa As’ı hep yanımda olacaktı. En çok Sinek As’ı istedi ölümümü, Maça As’ı beni canından koparmış olsa da destekledi bu ölümü. Sonraları gördüm ki, Kupa As’ı ellerimi tutarken ve beni sevdiğini söylerken, aslında; avuçlarımın içinden ruhumu çekiyormuş kendine. Ruhsuz bir Maça Kızı’ymış tüm isteği. Ruhsuz bir Maça Kızı ile yaşamak…

Ellerimde Kupa As’ının elleri varken; iyi de hissetmiştim kendimi. Teslimiyetim hem ölümeydi, hem de Kupa As’ına. Bana sevgi diye sunulan bir duyguya doğru hızla akıyordum avuçlarımdan. Ruhlarımız kaynaşıyordu ama Kupa As’ının serisinde…

Yüzüm yana dönük, yüreğim elimde tuttuğum bana bakan bir lale. Serçe parmağımın havaya kalkması bir işaret; “yüreğimi sana vereceğim” dercesine. İçimdeki o ağırbaşlılık ve ürkeklikle; hafifçe salıverilecek bir yürek elimde. Gözlerim; uzaklara sabit, yarınları görmeyi dilercesine. Ölüm, seni bekledim; yarınları görmeyi dilercesine.

Bu bir cinayet romanının önsözü. Maça Kızı’nın cinayeti…

Öldüm ve kendimi saygıyla anıyorum…

İlginizi çekebilir

  • 05 Mart 2011 -- Yayalar ve Trafik Işıkları (2)
    Her zaman kızdığım, sinirlendiğim bir konu var. Ne zaman trafik ışıklarından geçsem, öfkem bir kat daha artıyor. Karşıdan karşıya geçmesini beceremiyoruz, üstelik kocaman yazılarla, tam karşımızda (Ya...
  • 19 Mayıs 2011 -- Efriz Ablam (Efriz Gesoğlu) (4)
    Atatürk ve ülke aşkını bu kadar güzel şiirle anlatan kaç kişi vardır. Diyabet yüzünden erken yaşta gözlerini kaybeden, ama hayata sımsıkı sarılarak adeta ölüme meydan okurcasına, tedavilerini bıkmadan...
  • 12 Temmuz 2009 -- İlginç bir kitap (0)
    *Okulda sınıfın en ahmak çocuğuydu: Albert Einstein *Dünyanın en çok okunan yazarlarından biri olduğu halde yıllarca açlık çekti: Upton Sinclair *Fare oynatarak milyonlar kazanan adam: Walt Disn...
  • 28 Nisan 2011 -- Tercih Meselesi (0)
    Yaşayacaklarının sana neler getireceğini umursamadan bazen sadece anı yaşamak istersin... İçinden geleni yapar, içinden geldiği gibi yaşarsın. Tadını çıkartırsın hayatın. Bazen dilinde ağıza alınmaz k...
  • 26 Ekim 2011 -- Özlemek hatırlamaya kıyamamaktır (0)
    Yazımın başlığının neden ‘Özlemek hatırlamaya kıyamamaktır’ olduğunu açıklayarak başlamak istiyorum. Özlem kavramını çokça düşünüp üzerine yorumlar yapmaya çalıştım. Ve özlemenin aslında sanıldığından...
  • 09 Aralık 2010 -- Mucize gerek… (0)
    Biraz tuhaftı, biraz da can yakıcıydı Emre'nin gidişi... Hem gitmek istiyordu hem de olduğu yerde yani Duru'nun yanında sonsuza kadar kalmayı diliyordu... Bazen sabahlara kadar düşünmekten yiyip bitir...