Bugün okumaya başladığım, Sinem Ersever’e ait Arıza isimli kitapta dikkatimi çeken kısa bir nottu aslında; beni bunları yazmaya iten. “Hayatta her şeyin ‘nasıl’ını merak edenler mühendis, ‘ne zaman’ını merak edenler tarihçi, ‘kimle’sini merak edenler magazinci, ‘nerede’sini merak edenler gezi rehberi, ‘ne kadar’ını merak edenler bankacı, ‘neyle’sini merak edenler aşçı, ‘neden’ini merak edenler ise ‘arıza’ olur. Neyi merak ettiğine dikkat et kızım!” Bu öngörmeye bakılırsa ben bir arızayım. Ama hayatın ‘neden’ini sorgulamadan yaşanan bir ömrün, boşa gittiğini savunacak kadar da iddialıyım bu konuda.

Hayatın ‘neden’lerini sorgulamam; tecrübe ettiğim bir yaşanmışlığa dayanır. O güne kadar sorgu niteliğinden dolayı; benim bam telime basmasa da, inceden inceden kaşıyan, huzursuz bulduğum ve iğreti olduğum bu soru tümcesi, yaşadığım bu olayın ardından; bana hayatı anlama kapılarını aralamış ve yaşadıklarımın sebep/sonuç ilişkilerini sorgulamamı ve tüm bunların sonucunda da hayata karşı daha donanımlı olmamı sağlamıştır.

Bundan yaklaşık 7 sene öncesine dayanır bu hikâye…

İstanbul’a yapacağım kısa süreli bir seyahat öncesinde, işyerimde son hazırlıklarımı yaptığım sırada telefonum çaldı. Arayan Tahsin Abi’ydi.  Tahsin Abi önce müşterim sonrasında ise gerçek bir ağabey olmuştu bana. Bursa’ya her geldiğinde beni arar, mutlaka ziyaret ederdi. Bursa’da ve Van’da oto galericiliği yapar ve ticari hayatı bu iki şehir arasındaki gidiş gelişleriyle devam ederdi.

Kısa süren bu sohbet esnasında; İstanbul’a gideceğimden bahsettim kendisine. Rastlantı bu ya; aynı gün O da, İstanbul’a sattığı bir aracı teslim etmeye gidecekti. Ve biz bu telefon konuşmasında beraber yolculuk yapma kararı aldık. Ertesi gün yola çıktığımızda planımız değişti, çünkü Tahsin Abi aracı alan müşterisiyle tekrar görüşmüş ve aracı Yalova’da teslim etmeye karar vermişti. Yani beraber yolculuğumuz Yalova’ya kadar sürecek ve ben de deniz otobüsüyle karşıya geçecektim. Sonuçta bir anda yapılan plan için bu kadar aksama sorun edilecek bir şey değildi.

Yalova’ya gittiğimizde müşterisi olan kişiyi bizi bekler bulduk. Aralarındaki diyaloğa dahil olmak istemediğimden onlar konuşurken ben arabada bekledim. Sonrasında Tahsin Abi yanıma gelerek bana “Canan, sen de araçla beraber geç deniz otobüsüne, nasılsa araç için ücret ödenecek, sen ayrıca ücret ödemek zorunda kalma, ben de seni yarı yolda bıraktığımı düşünmeyeyim” dedi. Ben de “Abi adamlar yanlış düşünmesinler, otomobil aldık içinden bir de hatun çıktı demesinler” geyiğini yaptım. O da bana “ deli kız, bunlar benim yıllardır ticaret yaptığım insanlar, zaten ben kardeşim diye tanıttım seni” dedi. Tahsin Abi’nin açıklamasından sonra gönül rahatlığı ile tanımadığım bir beyle beraber deniz otobüsüne bindim. Aynı araçla geçiş yaptığımız için deniz otobüsündeki koltuklarımız ister istemez yan yana oldu. Ben Tahsin Abi’nin kardeşi rolünü sonsuz oynarken; o bey de Tahsin Abi’nin kardeşine gösterilmesi gereken saygı çerçevesinde sohbet havası yaratmaya çalışıyordu. Bir ara bana bir kartvizit uzattı ve “Bu kartvizit benim ağabeyime ait, kendisi İstanbul’da bir ilçenin belediye başkanı’dır ve (şimdi ismini hatırlamadığım) derneğinin başkanıdır. Bu dernek kanser hastalarına tedavi yardımı yapıyor. Dilerim ihtiyacınız olmaz ama olursa çekinmeden arayabilirsiniz” dedi. Ben teşekkür ederek kartviziti aldım. Yenikapı’ya geldiğimizde mecburi tanışmamızın ve yolculuğumuzun sahte memnuniyetini belirtip ayrıldık birbirimizden. Bir daha da o beyi görmedim. O yolculuk öylesi bir hatıra olarak; unutulacaklar listesinde yerini aldı hafızamda. Aradan belki iki seneye yakın zaman geçti. Bir gün İzmir’de avukatlık yapan bir arkadaşım telefon edip; o zaman 19 yaşında olan ve kanser hastası olan Ogün isminde bir gencin ameliyatı için para topladıklarını anlattı ve Bursa’daki çevremden bu gence yardım için para toplamamı istedi. Meblağın önemi yoktu; ne kadar bağış toplarsak o kadar iyiydi. Ben bu olayı çevremdeki insanlara anlatıp bağış topladığım sırada; o gün yaptığım yolculuk ve bana verilen kartvizit aklıma geldi. Hemen kartvizitliği karıştırdım, çok şükür ki o kartviziti atmamışım ve kartvizitliğin bir kenarında duruyordu. Sanırım işe yarayacağı günü bekliyordu. Üzerindeki numarayı aradım. Telefondaki o tanımadığım sese; kardeşiyle yaptığım yolculuktan ve dernekle ilgili bana aktardıklarından ve Ogün’den bahsettim. “Bu çocuğu tanımıyorum ama bu ameliyatı olması gerekiyormuş. Babası devlet memuruymuş. Bu üçüncü ameliyatmış ve babasının bu ameliyatı karşılayacak gücü kalmadığından biz de aramızda para toplayarak destek olmaya çalışıyoruz” dedim. Telefonun ucundaki ses çok net bir şekilde “telefon numaramı verin, beni arasınlar” dedi. Hemen arkadaşımı aradım durumu anlattım, o da bana “bence bu haberi sen vermelisin” deyip Ogün’ün babasının telefon numarasını verdi. Vakit geçirmeden aradım Ogün’ün babasını ve beni gelişmelerden haberdar etmeleri ricasında bulundum. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum Ogün’ün babası beni aradı. Ogün, o derneğin desteğiyle ameliyatını olmuş ve dernek bu kadarla bırakmamış; tüm ilaç masraflarını da karşılayacaklarını da söylemiş. Ogün kurtulmuştu. Telefonu kapattığım andan itibaren günlerce ağladım. Hiç tanımadığım bir gencin hayatının kurtulması için hiç tanımadığım birinin desteğini almıştım. Ben Ogün’ün ömrüne ömür katmadım elbette ama Tanrı’nın ona sunduğu şans, benim etrafımda bir kez dolaşarak Ogün’e ulaştı.

Ve bu olay bana, yaşananlar ve sonuçları arasındaki ilişkileri irdelememi ve yaşadığım her şey için ‘neden?’ diye sormamı öğretti. 3 ayrı şehir, birbirini tanımayan insanlar, birkaç telefon görüşmesi ve Ogün’ün hikayesini “mutlu son”a ulaştıran bir zincir…

Şimdi siz bu yazıyı okuduğunuzda aklınızdan geçen “tesadüfün böylesi!” olmasın lütfen. Bu yaşanlar tesadüf değil; yönetilen bir olaylar zincirinde, mucizeyi yakalayabilmiş olmaktır. En azından ben kendi payıma düşen mucizeyi yakaladım. Ve bundan dolayı da sonsuz mutluyum. Belki de “arıza” olmasaydım; bu küçük mucizeyi yaşadığımı fark etmeden geçip gidecektim olanların içinden.

 “Neden”leri sorgulamaktan vazgeçmeyeceğim bir hayat diliyorum kendime; tüm “arıza” yakıştırmalarına rağmen.

Şimdi siz de “Canan neden bu hikayesini bizimle paylaştı?” sorusunu beyninizin bir kenarına not edin. Dilerim çok uzun sürmeden cevabını bulur ve gerçekliğine ulaşırsınız. Eğer, ben bu cümleleri yazmadan “neden”ini sorgulamaya başladıysanız, demek ki siz de bir arızasınız. Ve eğer “arıza” olduğunuzu bugün fark ettiyseniz; “aramıza hoş geldiniz.”

İlginizi çekebilir

  • 17 Nisan 2009 -- Aşkmı? Çikolatamı? (0)
    Gündem dışı, oldukça çok işlenmiş, herkesin fikir beyan edebileceği, fazlaca hit almayacağını düşündüğüm bir konu olan çikolata ve aşk üzerine birşeyler yazdım: İnsan beyninde öyle bir merkez varmışki...
  • 13 Ekim 2009 -- İcat… (5)
    Yıl 1955; Ne yapalımda 2009'da en aptal icatlar kategorisinde namımız yürüsün diye düşünen bir mucit "İki kişilik sigara ağızlığı" yaparak bunu başarmış... ...
  • 01 Ocak 2010 -- Savur küllerimi Mathilda (12)
    sen gittin ya mathilda, artık tek kurtuluşum sana sağır kalabilmek, seni içimde dinlemekten kaçmak. nasıl pis bir haldir bu, ne acayip, ne ayıp, ne sakıncalı, bu nasıl esirliktir, bu nasıl saç...
  • 10 Mart 2009 -- Hayallerim sizden nefret ediyorum (1)
    Hayallerim sizden nefret ediyorum... küçücük dünyamda ki ışıktınız, belkide gülümseme sebebimdiniz. Hayallerimde bazen bir şarkıcı oluyor sahnede şarkı söyleyip dans ediyor, bazen oscar ödülü alıyo...
  • 21 Şubat 2012 -- Seçkin beylere (0)
    Otobanlarda trafik sıkışıp ağır aksak ilerlerken etrafınızda satıcılar bir mantar gibi hemen bitiverir. Ben, şimdiye kadar bu satıcıları daha çok yiyecek- içecek, çeşitli telefon ve araba aksesuarları...
  • 18 Ağustos 2010 -- Çılgın çocuklar (8)
    Ah bu zamane çocukları hepsi bir tuhaf. Eskidenmiş o "bak yemezsen polis amca gelir götürür seni" dendiğinde korkusundan altına yapıp hırsla yemek yiyen çocuklar. Şimdikiler ne korku biliyor ne de ...