Gönül gidişlerden muzdarip, zaman gidiş-gelişlere gebe. Gidip gelmediğin, gelip arkana bile bakmadığın sevdalarınla dolu geçmişin, günün, geleceğin…
Şimdi burada olman; beni mi yoksa kendini mi çok sevmenden kaynaklı; düşündürüyorsun. Düşünüyorum; yaşanan her gün, her saat, belki de her an sona yaklaştırırken bizi, “neyi” beklediğimizi düşünüyorum, “ne” yaşadığımızı, “kim” olduğumu…
Zannettiğin gibi aşk’ın tüm sıfatlarını, üzerimde taşıdığım da yok. O kadar da büyük değilim; haddimi ve de yerimi bilecek kadar da mütevaziyim dünya üzerindeki varlığıma istinaden. Bu telaşlı hallerin aşk’tan değil kuzum; bilmiyorsun, anlamıyorsun, görmüyorsun…
Görmek istediğin “ben” ile gördüğün “ben” arasındaki uçurumda yitip gidiyorsun. Gidiyorsun, peşin sıra beni katıp. Bu gidişler; gelişlerin kapılarını aralıyor, bu gelişler; terk’in hüznünü taşıyor.
Gözlerin dalgalarla boğuşuyor, kuru bir öksürük oluyorum boğazında; kaçıyorsun. Gözlerim sağanak bir yağmur oluyor, sesim benden hariç birçok tınıyı taşıyor; kaçıyorum. Düşündükçe, düşüşlerimiz hızlanıyor; düşler kentine açılan kapının eşiğinden cehennemin dibine.
Sen aşk’ın –e halinde; varoluşuma adıyorsun kendini. Ben di’li geçmiş zamanlarda “aşk’tım, öl’düm” diyerek tamamlıyorum zikirlerimi.
Ben ölümüme zikrederken; sen varlığımı resmediyorsun. Çizdiğin resmin açık kalan bir köşesinden kaçmak istiyor ruhum sessizce; hissetmiyorsun.
Oysaki sen cebinde taşıdığın uğur taşın gibi; çıkarıp çıkarıp çizdiğin resimde yarattığın bana bakıyorsun, usanmadan her gün. Her baktığında içinde büyüyen ve aynı an’da içini eriten; “işte aşk” dediğin kadın ben değilim. O senin ruhunun aksi. “Hay aksi” diyeceksin sonunda, yanılgılar duvarına bir çentik atarken ve de gönül kırıklıklarına. Hay aksi!






Son yorumlar