İki kişilik oyundu bu, benimle oynadın. Benim bez bebeklerim, elma şekerim ve fırfırlı elbisem vardı yıllar boyunca yanımdan ayıramadığım, senin uçurtmanın renginde ağlamaklı gözlerin, uyku mahmurluğunda katıksız sevgin ve yağmur sonrası toprak kokan çocukluğun vardı.
İki kişilik oyundu bu da; ne kadar kalabalık oynuyorduk seninle. Birbirinden uzak şehirler, tüm yabancı insanlar, koskoca bir gökyüzü ve gökyüzünü dolduran milyonlarca yıldızla beraber.
İki kişilik oyundu bu… yazılmamış rollerimizi canlandırdık. Yaşadığımız hayatların figüranıydık. Ve ne güzel oynadık…
Şimdi yoksun ya da varsın ayırt edemiyorum. Hiç tanımadığım bir şehirde yalnız başına dolaşmak gibi yokluğun ve bütün dünyayı bir nefeste içine çekmek kadar yoğun varlığın. Yolların kesiştiği bir yerdeyim. Gökyüzü ağlıyor benim yerime. Yağmurun, çamurun ve soğuğun ortasında içimdeki son şövalye savaşını veriyor dünya karşısında…
Komutanıyım
Dünyaya verdiğim savaşta; tek kişilik ordumun,
İlk yara alan askeri,
Bayraktarı ve savaş alanına düşen miğferi.
Kıran kırana süren savaşın son kan damlası,
Ve cephe arkasında ağlayan annenin gözyaşı.
Şimdi “yasımı kim tutacak?” diye düşünmeden
Tüm galibiyetlerimi dünyaya mal ediyorum;
Ben kazandım,
Ben kaybettim,
Onurlu bir bekleyişteyim.
Hiç olmamak da vardı, hiç ölmemek de. Fani bedenlere sıkışan ruhların çektiği acı kimin umurunda? Uzatıp ellerimi ruhuma dokunuyorum, bu yokluk zamanlarında. Giden gidiyor ve tek yönlü bu yollar kavşaklarla dolu olsa bile. Paralelimde olsa da yolun; gelemem ki sana. Tren rayları gibi uzun upuzun yollarda hep kendinlesin, hep kendimleyim. Ve zamansız geçişlerde seni kaçıracağımı biliyorum her kavşakta…
Hayat saatim hızla çalışırken sende zaman ne zaman bilmiyorum ki? Ara sıra durup beklemek geçiyor aklımdan ama ya sen geçip gittiysen. Zaman, dipsiz kuyu gibi yarınlara çekerken beni, geri dönüp bakmak için bile şansım yokken; seni görebilmek, seni hissedebilmek; rüzgarlarla gelen kokular arasında sadece senin kokunu ayırt etmeye çalışmak gibi, üzerime dikilmiş milyonlarca göz arasında ışıltını aramak gibi, fani bedenimin içinde müebbet hapis almış ruhumun firar etmesi için kaçış planı yapmak gibi.
Yoksun ya da varsın. Ne fark ediyor ki? iki kişilik bu kalabalık oyunu sen kendine oynuyorsun şimdi bilmediğim bir şehrin kalabalıkları arasında, ben kendime oynuyorum tüm kalabalıklara inat bir başınalığımla…






Haziran 13th, 2011 on 10:33
Nefis bir yazı olmuş, yüreğinize sağlık.
Haziran 13th, 2011 on 19:42
Fani bedenime sıkışan ruhumun çektiği acının, yüreğe küçücük bir dokunuşun; kelimelere yansımasıydı… yansıdı… yandı… yandım; ateşe koşan pervaneliğimle. Teşekkür ederim Nesrin Hanım…
Haziran 12th, 2011 on 13:34
İki kişilik hayat oyununun da duyguları güzel dile getirmişsiniz Canan hanım.İlgiyle okudum Yüreğinize sağlık.
Haziran 12th, 2011 on 14:01
Beğenen size ve yaşamama/yazmama izin veren Tanrı’ya teşekkürler…