sen aşksın dedim, içinden onlarca başkası çıktı;
kaç acısı varmış,
kıç acısı varmış,
kaçası varmış…
aşk hep acıyı, acı çekenini sevdi ve toplayıp şarkılara gömdüm
sonbahar sarısı gidişini.
gidişin; cebinde benzin bidonuyla gezen kadını düşürdü kirpik uçlarından;
her an her şeyi yakmaya hazır,
aklı sadece bana çalışan,
şiirlerimi kasıklarına dövdüren,
kasıklarında şiirselleşip dövündüğüm
ve küfürlerine mezar olduğum,
en ücra hislerimin sahibini…
şahdamarın boynumda atarken; safra kesende taş işçisiydim,
kahve molalarında emzirirdin göz bebeklerimi
ve sonra gözlerin kilometrelerce susardı,
dudağın bir öpüşlük heyecana acıkırdı…
birbirimizi birbirimizde kırdık,
soyduk,
parçaladık,
şakaklarımızı faciaya sattık.
biz birbirinin ciğerlerine biber gazı sıkan iki baykuştuk,
en sevdiğimiz şey;
ses tellerimize “sus” bırakmaktı… ”küs” bırakmaktı…
ay’ın kendini unuttuğu gecelerde, şizofrenler mektup içlerinde intihar ederdi;
şarampolün önündeki ladin ağacı,
iyi huylu kırlangıcın ölüm öncesi son duasının amin diyeniydi…
öpülen hüzünlerin ebesi, bavul dolusu terminal burukluğu dağıtırdı dua sonrası,
bir de tereyağlı un helvası.
sen iki satır yazardın
ben sayfalar dolusu düşünürdüm…
bu sefer ben iki satır susardım sen sayfalar dolusu su vermezdin.
yorulmuş bir kalbin tek kadehlik öğlen rakısıydın, susuz.
bir şansım daha olsaydı, deselerdi ki “ister misin? tekrar doğar mısın bu kalple?”
-ölü doğardım.






Son yorumlar