1970’li yıllar. Ben on bir on iki yaşlarındayım. Abim evlendi ve birde erkek çocukları oldu. Abiler ablalar bir arada yaşayan kalabalık bir aileydik. Herkes çok sevindi. Evimize daha önce pek uğramayan veya uğrasa bile hemen gelip geçmeyen farklı bir bahar gelmiş, babamın ve annemin yüzünde güller açmıştı.

Babam torunu ile türlü oyunlar oynuyor, onun her istediğini yerine getiriyor, küçücük yataklarında bile birlikte yatıyorlardı. Ben ise bu duruma şaşırıyor “koskoca adam çocukla nasılda çocuk oluyor” diyordum içimden. Ama bir taraftan da babamı öyle görmek hoşuma gidiyordu.  Bazen niye benimle de böyle ilgilenmiyor? Niye böyle oyunlar oynamıyor? Diye kendi kendime sorular soruyor, cevabını da yine kendi kendime, kendimce veriyordum.” O daha küçücük sabi, ben ise kocaman bir adamım. Beni de torunu yaşlarında iken böyle sevmiştir, oyunlar oynamıştır herhalde” diyor, hatırlamadığım o dönemimle kendi kendimi avutuyordum. Üstelik babam bazen ilginin dozunu kaçırdığı durumları hissettiğinde, kendini savunmak için olsa gerek ” torunlar cevizin içi, oğullar ise dışı gibidir” derdi. Ben ise bu sözü anlamaya çalışır ama anlayamazdım bir türlü! Hay Allah cevizin içi olmak varmış ama cevizin içi nasıl olunur acaba diye düşünür dururdum…

Babamın ilk, hem de oğuldan olma torunu ile ilişkileri böyleydi. Hakkını yemeyeyim abimden sonra diğer büyükler evlenip abim dâhil evden bir bir ayrılınca, onun gücünü desteğini hep yanımda, arkamda hissettim. Nur içinde yatsın torunu ile olan kısmını (belki birazda çocukça kıskançlık olabilir :) bir tarafa koyarsak daha sonraki dönemlerde şefkatini benden hiç esirgemedi.

İyi de şimdi durup dururken bunca yıl sonra babanız ile torunu arasındaki hikâyeyi yazmak nereden aklınıza geldi diyebilirsiniz? Aslında benimde aklımda yoktu. Çünkü aradan çok uzun yıllar geçmişti. Zaten bunu yazıya dökebilecek bir duygu ışıltısı da oluşmamıştı. Ama bu günlerde Elif Şafak’ın “Firarperest” isimli kitabını okumaya başladım. Kitabın bir bölümünde “baba, oğul ve torun “  ilişkisi anlatılıyordu. Yazıyı okuyunca gözümün önüne babam, ben ve torunu geldi. O yüzden yazayım dedim.

“Çocuklarına duygu göstermeyi zaaf addeden, çocuklarının yanında onlarla beraber çocuk olmayı beceremeyen, eğilip bükülmeyen, ağlamayı yasak eden, erkek adam ağlamaz diye yetiştirilen bir babalık modeli hâkim bizde. Bu tür otoriter babaların çoğu ilerleyen yaşlarda yumuşacık dedelere dönüşüyor. Oğullarına gösteremedikleri katbekat sevgiyi torunlarına veriyorlar. Altmışından yetmişinden sonra her türlü çocuk kaprislerine “bana mısın “ demiyorlar” diyordu yazar Elif Şafak.

Evet, aynen öyleydi. Babam bana ve diğer çocuklarına gösteremediği sevgiyi torununa göstermişti.

Şimdi parkta, bahçede veya evde torunlarının her dediğini yapıpda gıkını bile çıkarmayan ne zaman bir dede görsem, yazarın söyledikleri gelir aklıma.

Öte yandan bende bir babayım, lakin beni de onlar yetiştirdi. Ömrümüz yet ipte görür isek eğer torunlarımıza nasıl davranırım bilemiyorum ama sanırım bunu en iyi benim gibi oğlum değerlendirecektir.

***                   ***                  ***

Ölüm döşeğinde yatan baba ile tek oğlu arasında şöyle bir konuşma geçer.

-Sizi çok yalnız bıraktım” der baba. Âmâ bil ki ne yaptıysam sizin için yaptım. Sen ve annen için. Büyük bir gölde büyük balık olmak istedim. Küçük suda küçük balık olmak yetmedi bana.

Oğul sessizce dinler.

- İyi ama büyük adam olmanın ölçüsü ne? Çok iş yapmak mı? Çok Para kazanmak mı? Çok seyahat etmek mi? Ne zaman karar verdin büyük balık olduğuna?

Baba durur düşünür.

- Bir baba oğlu tarafından ne kadar çok seviliyorsa, o kadar büyük balıktır deryada.

Daniel Wallace, Big Fish (Büyük Balık)

Oğul tarafından çok sevilen deryada büyük balık olmak temennisiyle…

Saygılar

Benzer yazılar

  • 03 Ağustos 2009 -- Elif Şafak/Aşk (2)
    Hiç bitmesin istedim ama bitti. Bu kez canımın tezliğinden değil, sevdim. Çok sevdiğim için bir solukta tükettim. Benim için yeni bir şey değildi halbuki. Üstelik bir keşif hiç değildi. Ama her satırı...