“Son nefesine kadar yanımda olacak adam; suretimizden içeri baksan, kaç son nefes barındırırız kapalı kapılar ardında, dört duvar arasında. Kibrit kutusu büyüklüğündeki anların, konteynır dolusu hayatların hücreleri olmasından hariç; ne önemi var ki düşünmedikçe?
Düşündükçe yaşayan, yaşadıkça teslim olan, teslimiyetin mahkûmiyeti, mahkûmiyetin infazı; hayat hep bundan ibaretti. Teslimiyete adanmış birçok gönül kırıklığının ardından; ölüme mahkûm saatlerin yaşanması ne kadar da anlamsızdı.
Aşk anlamsızdı, biz anlamsızdık, ölüm anlamsızdı ve tüm bu anlamsızlıkların bileşkesinde ölüme kadar aşk olacağımız yeminlerini ettik birbirimize.
İliklerimize kadar işleyen, bir o kadar da üzerimizde bir yama gibi iğreti duran aşkı; duyguların siperinde yaşamak ve gerçek dünyanın sınırlarını yok saymak; gönüllü teslimiyetten geçti, bugüne ulaştı.
Şimdi zaman, ölüme mahkûm saatlerde can çekişiyor. Son nefesini vermeyi bekliyor. Yarısını tuttuk birbirimize verdiğimiz sözün; aşkın son nefesine kadar beraberdik.
Biz ölümden vazgeçtik, aşk bizden. Aşk’tan öte biz, bizden öte ölüm var mı?” dedi kadın…
Ve yürüdü, kendi yarınlarına… Cevabı var mıydı adamın yoksa öyle susacak mıydı, bilinmez… Belki biraz daha kalsaydı kadın; “gitme” diyecekti mesela. Kadın kalmadı, adam ses vermedi. Dünyanın bütün sesleri kısıldı, geriye sadece gidişin ayak sesleri kaldı. Adam gidişin yerlere serilen hüznüne karıştı. Kadın zaten karmakarışıktı.
Bir masal daha burada bitti. Gökten üç elma düştü. Biri adamın başına; adam bir ısırık aldı elmadan ve fırlattı bir kenara. Biri kadının başına; kadın bir ısırık aldı elmadan ve fırlattı bir kenara. Bilemediler giderayak aşkı ısırıp da terk ettiklerini bu masalı; diğer tüm aşıklar gibi…
Üçüncü elma mı? O da bu masalı size anlatana. Ey ayrılıkların anası aşk! Bir ısırık da benden sana…






Son yorumlar