Ondokuz ve onüç yaşlarında iki evlat sahibiyim.

Küçük oğlum henüz tereyağ üzerine bal sürülmüş bir dilim kızarmış ekmek tadında. Yedikçe yiyesi geliyor insanın. Büyük oğluma gelince işler biraz değişiyor. Yaklaşık beş yıldır ergenlik döneminde. Bu bana da garip geliyor; bu çocuğun tek bir dönemi beş yıl sürüyorsa sanırım dünyaya kazık çakacak diyorum içimden.

Her şey onun kendini yetişkin yerine koyması ile başladı. Önceleri uyku saatlerine isyan, arkadaşlarla daha fazla vakit geçirme isteği, dışa yönelik bir hayat ve buna ait içsel huzursuzluklarımızla başlayan; sonrasında ise sanki bir arkadaşıymışım gibi küsmeler, oda kapılarının suratıma çarpılması, “anne” yerine “hacı” diye hitap etmeler, arkadaş ortamında birbirlerine yaptıkları diz boyu esprilerin üzerimde tecrübe edilmesi ile devam etti.

Tam her şey bitti derken, üniversite sınav sendromumuz ergenlik dönemini daha sarsıcı şekilde tekrar karşımıza çıkardı. Sınav telaşının ve gerginliğinin onun üzerinde yaratacağı olumsuz etkileri sıfıra indirebilmek için uyguladığım taviz verici tutum; bunu kabul etmek istemesem de aramızdaki saygı sınırlarını elastikleştirdi. Bu elastik durum; yay gibi gerilmekle, ağda gibi yapış yapış olmak arasında değişik boyutlara ulaştı. Tüm gel-gitlerimizle sınavı da atlattık.

Bu dönemin sonunda büyük bir patlama ile nihayet buldu yaşadıklarımız. Bu patlama, yaşanan her şeyin toplamından daha zorlayıcıydı. Fiziksel üstünlüğüm onun bedensel gelişimini tamamlamasıyla zaten son bulmuştu; kavga sahnelerimiz bir file kafa tutmaya çalışan tavşanın çaresizliğine acıyarak seyredilecek türdendi ve ne acı ki tavşan bendim! Duygusal üstünlükte ise fark ettim ki ben aslında kendimle çarpışıyorum. Yoktu bir üstünlüğüm ondan. Aynı benim gibi bildiğini okuyan, dik başlı, gururlu bir birey vardı karşımda ve ben ilk kez çocuğumun karşısında apışıp kalmıştım. Aynı strateji ile savaşan ordular gibiydik;  birbirimize karşı üstünlük kuramadık ama çok yara aldık. Şimdi kendi siperlerimize çekilmiş, yaralarımızı sarmakla meşgulüz.

Yaşadıklarımıza hayli üzülmeme, sorunlara çözüm bulmak için tecrübelerimi, beynimi ve duygularımı zorlamama ve anne duygusallığı ile ağlaya ağlaya “neden ben?” diye kendimi yememe rağmen, fırtına sonrası sakince düşündüğümde anladım ki; tam da istediğim gibi yetiştirmiştim çocuğumu. Kimseye eyvallahı olmayan, kendi doğrularını sonuna kadar savunan, cesaretli, onurlu ve hakkını savunan. Doğru düzgün bir karakter işte. Eksik olan saygı unsurunu ise damarlarında dolaşan deli kanın etkisiyle göz ardı ettiğini biliyorum çünkü zaten genelde saygılı ve olgun bir yapısı var.

Sonuç olarak bitti ya da ben pembe gözlüklerimi takıp nihayet bulduğuna inanmak istiyorum.

Ve anladım ki; doğum, fiziksel olarak onu dünyaya getirmek değilmiş. Bir çocuğu doğurmak; onun kendi hayatını bizim hayatımızdan çıkardığı anda yaşanan sancılı bir süreçmiş. Benim hayatım oğlumun hayatını şimdi doğuruyor. Ve bu konuda başarılı olduğumuzu görmek beni müthiş gururlandırıyor.

Ve canım oğlum, dünyaya hakkıyla geldiğin için şimdi seni daha da çok seviyorum. Hoş geldin, hoş geldin dünyaya güzel insan…

Ama ben her şeye rağmen “oh be!” diyemiyorum. Diyebileceğimi de sanmıyorum. Tahminen önümüzdeki sene; tereyağ üzerine bal sürülmüş bir dilim kızarmış ekmek tadındaki küçük oğlum da doğum sancılarıyla karşıma çıkacak…

Bana “n’aber hacı?” diyeceği günü heyecanla bekliyorum…

İlginizi çekebilir

  • 19 Ocak 2009 -- Ressam Bülent Kılıç (0)
    1974 yılında Tekirdağda doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladı. Trakya Üniversitesi Eğitim Fakültesine girdi. Burada ek branş olarak resim eğitimi aldı. Bir süre öğretmenlik yaptı. Bu arada Mi...
  • 24 Şubat 2009 -- Kılıç kalkan heykelinin kılıç ve kalkanları çalındı… (0)
    Bursa'da Kamberler Parkı'nda bulunan kentin simgelerinden kılıç kalkan heykelinin kılıç ve kalkanları çalınmış, Güvenlik ve kameralarla korunan parktaki hırsızlık olayı ve heykelin son hali kılıç kalk...
  • 28 Mayıs 2010 -- Umuda uçan bir kuş’tu aşk (2)
    Yağmuru bilir misin sen Ya dudaklarımdaki susuzluğu Ya içimdeki burukluğu Hiç duydun mu Paramparça edilen bir ruhun çıkardığı o acı sesi Hiç çabaladın mı olmayanı var etmeye Var olanı tutabilmey...
  • 15 Eylül 2010 -- Katil minübüs (2)
    12 Eylül 2010 pazar günü İstanbul İkitelli'de su kamyonu ve minübüs çarpışması sonucu 13 insanımızın hayatını kaybetmesi ülke gündemine oturdu. Olayda minübüsün hatalı olduğu kırmızı ışıkta durmadığı ...
  • 27 Mayıs 2011 -- Hayal (0)
    Hayallerin görkemine yenilmiştim. Başta kendisine aşık eden uzak ışıltılı güzel bir ihtimaldi. Yaklaştıkça ışıltısıyla kalbimde kelebekler uçurması gerekirken yüreğimdeki anlamını kaybetmişti. Uzak...
  • 18 Kasım 2011 -- Kimseyi affetmiyorum (0)
    Bir uçurum kenarında ölümle başbaşa kalıp hayatın ve ölümün gerçekliğini aynı anda tatmak istiyorum... Gerçeklerin altını fosforlu kalemle çizmek, vazgeçemem dediklerimden vazgeçmek istiyorum... ...