Mevsimin adının önemli olmadığı bir gündü. Islak sokaklarda hızlı adımlarla yürüyen, kafası önüne eğik, parkasına umuduna sarılır gibi sarılmış, attığı adımlardan emin olmadan ilerleyen Muhsin bey her şeyden vazgeçmişçesine ilerliyordu. Yağmur toprağa hiç ara vermeden düşmeye devam ederken; karşı binanın buğulu camından gördüğü kadarı ile dışarıyı seyreden Mihrigül, elinde tuttuğu kahvenin hatırlı kokusunu genzine çekerken diğer eli de hayalinin çıtası gibi yanağına destek veriyordu. Mihrigül birçok şeyin farkındaydı; yağmurun neden yağdığının ve en önemlisi Muhsin beyin neyden kaçtığının…

Bir ara bulunduğu yerden rüzgâr misali kalkarak kendini sokağa atıvermişti. Yağmurun olağanca şiddetine aldırış etmeden, başı dik biçimde hızlı adımlarda sokağın başına doğru ilerliyordu. Aradan bir zaman geçtikten sonra bir sokak kedisinin acılı sesine kulak verdi ve kediyle göz göze geldi. Hafif tebessüm ederek onu sığınmak zorunda kaldığı köşeden kucağına aldı ve adımlarına kaldığı yerden devam etti…

Belki Çarşambayı sel almıyordu. Ama Mihrigül’ün gözleri su aldıkça hatırı olan her şey batıyordu… Zaten hayata dair birçok yere demir atmıştı ve hiç bir demir denizine mayasını tutturamamıştı, sokakların darlığından, alınan nefeslerin darlığına kadar uzanan bir yolda ilerlemenin yorgunluğu Mihrigül’ü esir almıştı, almıştı almasına ama Muhsin bey kadar yorgun değildi. Zira Muhsin beyin tek hayali soluklanacak kadar bir dinlenme fırsatının kendine verilmesiydi çünkü ilk fırsatta diyeceği kelime dilinin idam sehpasına çoktan çıkmıştı ve tekmeye vuruyordu artık ‘kırk ikindiler yerine sen sel olup önüne katsan beni’ diyerek cümlesinin cellâtlığını kabul etmişti.

Zaman içerisinde başka satırlarda tekleyen cümlelerin, itekleyen anlamlarında buluşmalarını bekleyen iki farklı yüreğin, karşılıklı çarpışmalarından arta kalan isimsiz bir savaştı bu; mazilerinde toplu umut mezarlıkları olan iki insanın gökyüzünden ıssız sokaklara inen bir yağmur güncesiydi…

İlginizi çekebilir

  • 29 Aralık 2009 -- Yazarlık açılımım (16)
    Yazar değilim ama bildiğiniz gibi yine de yazmaya çalışıyorum. Aslında, herkesi karşıma almış bir nevi konuşuyorum, laflıyorum, sohbet ediyorum, kafa şişiriyorum biliyorum.   Sanki, sadece yazılarım...
  • 16 Kasım 2009 -- Ben kadar tuhaf bir yazı, keyif keyif (9)
    Bir ses duyuyorum, çıtsız. Bir soluk var, ıssız. Bir variyet, büyü gibi efsun efsun. Bilmece gibi, hani çocukça. Çözülmeler ise daha aklı başında. Bilgelikten uzak, tuhaf olmak istiyorum bu kez. Ba...
  • 10 Şubat 2012 -- Gri Çamlıca (3)
    geçen sene erzurum da askerdim, erzurum da o kadar yağan kar a rağmen alamadım çamlıca da yağan kar ın hazzını... sonunda çamlıca da kar manzarasıyla kucaklaştım ama fark edilemeyen veya görmezden ...
  • 21 Eylül 2009 -- Ekonomiye can vermenin en basit yolu (0)
    Gayet mantıklı :) Yandaki görselde de görüldüğü gibi, ekonomiye hareket getirmenin bir yoluda, içinde bulunduğumuz ramazan bayramında şeker, çikolata değilde harçlık vermek......
  • 15 Aralık 2010 -- Soramadığım adresler kadar kayıpsın içimde (0)
    Nereden başlasam bilemiyorum. Seni anlatmanın tarifi beni bile aşıyor çoğu zaman. Sen hayatımdaki eşi benzeri olmayan adam... Hani bulunmaz hint kumaşı derler ya bir türlü bulunamayan bulunsa bile zor...
  • 28 Haziran 2010 -- Tam Bir Can (2)
    Bazen düşünüyorum da ne şanslı hatunum ben. Sevdiklerim yanımda, sevmediklerim ardımda ... Huzurum yerinde olduğu için her gün şükrediyorum Allahıma. İnsanın çok dostu olmamalı diye düşünürüm hep. ...