Kapı çaldı. Açmaya giderken kendi kendime konuşuyordum; ‘Onun gelmiş olma ihtimali beni sevme ihtimali kadar az’. Sevilmediğimin farkındaydım. Onun gelmediğini de biliyordum. Geldiğini düşlemek benim en güzel hüsn-ü kuruntum. İçli bir ‘of ‘ çeker ya insan yaşayamadığı her ne varsa onu düşlediğinde. İşte öyle bir of çektim en uzunundan.
Kapıyı yavaşça aralarken gözlerimi ovalamaya başladım. Uyandığım halde uykuluymuşum gibi davrandım. Az da olsa ihtimalleri gözetiyordum sonuçta. O gelmiş olabilir diyerek dokundum kapı koluna. Daha görmeden kapıda kimin olduğunu, sesine irkildim davetsiz misafirin.
Kapıcı Hayrettin. Büyük bir hayal kırıklığıyla beraber konuşuyorum;
- Hoş geldin
-Bir isteğiniz var mı?
-Var
-Nedir?
-Git Hayrettin git. Sen getiremezsin istediğimi.
Benim derdimin çaresi kimselerde bulunmazdı. Hayrettin’e anlatsam da çare değildi. Onu da derdimi anlatıp sıkmak istemedim. Anlatmaya bir başlarsam saatleri bulabilirdi. Daha önce yaşadıklarıma istinaden olayın nereye varabileceğini tahmin edebiliyordum. Hayrettin’e çaresiz bir insan timsali gibi göründüğümün farkındaydım. Bunun fazla sürmemesi için gitmesini önerdim.
Sustu. Başını öne eğdi suçlu gibi. Gitti. Üzgündü yardım edemediği için. Ben de üzgündüm her gün ki gibi. Her gün yaşıyorduk biz aynı sahneyi. Alışmıştı artık Hayrettin. Garipsemiyordu yersiz serzenişlerimi.
Kapıyı yavaşça kapattım. Sert bir şekilde kapatsaydım üstüne alınabilirdi Hayrettin. Oysa o yalnızlığın verdiği deli kuvvetini kapıda denemeye hazırdım. Hayretinin hatırına bu seferlik kapıyı sakince kapattım. Bir dahakine ne olur bilemem.






Son yorumlar