Geçen pazartesiydi sanırım, sahil kenarındaki belediye banklarının birinde oturuyor, uzun uzun martıların deniz üzerinde nasıl çocukça didiştiklerini büyük bir keyif ve tatlı bir huzurla izliyordum. Saat akşam üzeri yediye doğru ilerliyordu. Artık güneş yorgun bir işçi gibi koltuğunun sıcaklığına sıkıştırarak ufkundaki kızıllığıyla göğün en ucundan eteğini de toplayarak kaybolmaya başlıyordu. Bense martıların o büyülü dansına dalmış, bilmem hangi hülyanın bozkırlarında umut güdüyordum. Birden bu mesut anlarımı kör bir bıçak edasıyla kesen yahut aniden çarptığı kayayı tuz buz eden bir yıldırım gibi korku salan, kara mı kara sanki şimdi kömür ocağından çıkmış gibi kapkara bir çocuk bölüverdi. Uzun uzun, biraz hayret biraz şaşkınlıkla baktım, teni gibi kömür karası gözlerine… Öyle mahcup öyle utanmış görünüyordu ki, doğrusu hiç gizlemiyordu bu durumunu. İlkin biraz kızmışsam da aniden ortaya çıkışına, şimdi içimde tarifi mümkün olmayan hisler beliriyordu. Koyu kırmızı dudakları, biraz sonra sahneye çıkacak bir tenor gibi önce titredi sonra seri kımıldamalara geçti…
- Abi,
- Bir mendil alır mısın?
Sanki almazsam bütün bu akşama kadar çalışmışlığı heba olacak, sanki günün bereketi kaçacak, sanki koca umutlarla başladığı gün keyifsiz ve kısmetsiz bitiverecekti…
- Otur bakalım şuaraya,
- Adın ne senin ufaklık…
Zaten soğuk duruyordu ilk andan itibaren bir de Ufaklık deyince hepten bozulur gibi oldu, ama benim öyle zarar verecek biri olmadığımı anlayınca, yüz hatları zeytin gibi kara ten renginden gözükmeyen çocuğun siması birden hareketlendi. Sonrasında güven duymuş bir insan rahatlığıyla konuşmaya başladı
- Adım Raif
- Mahallede çocuklar bana kara Raif derler, ama bir süre sonra alışıyor, alışıyor insan be abi,
- Aldırma be Raif, görüyorum ki mert adamısın, iyi niyetlisin.
- İyi niyetli olmam oyunlarına katılmama ve beni arkadaşlığa kabul etmelerine yetmiyor…
- Otursana dedim, alırız mendilini acelesi yok, hem soluklanırsın hem de adam adama dertleşiriz olmaz mı be Raif…
Gülümsedi, sanki türlü yemişlerin olduğu İrem bahçelerinden sanki Babil asmalarından çiçekler toplar gibi, gülümsedi.
Oysa gerçekten öyle miydi, tabi ki hayır. Biraz daha dikkatlice bakılınca o kara, o derin, o kuyu soğukluğunu bahar havasına çeviren gözlerine, gerçeği tüm çıplaklığıyla görmek işten bile değildi. Dertli, kederli bir oturuşu vardı. Sanki bir daha hiç yerinden kımıldamayacak kıpırdamayacak gibi… Sonra tekrar denize baktım, melül melül ve içli bir dost yakarışıyla Raife dönüp;
- Raif be! Baksana, martılar kadar olamıyoruz, onlar her şeye rağmen mutlu olmayı yahut mutlu görünmeyi başarabiliyorlar. Bak onlar hayattan zevk almanın dışındaki diğer bütün durumlara yabancı, diğer bütün durumlara umarsız kalabiliyorlar. Oysa biz öyle miyiz, dokunduğumuz ne varsa kuruyor çürüyor ve biz her zaman işin basitine kaçıp pes etmeye ve pes etmenin verdiği ‘’her şeyini kaybetmiş insan’’ duygusuyla sarhoş olup kendimizden, dünyamızdan geçiyoruz…
Sonra lafı hiç olmayacak yere, Aşk’a getirdim. Sanki birazdan Raif;- ‘’Abi bu konuyu açacağını biliyordum’’ der gibi oldum
- Sen… Raif, hiç âşık oldun mu?
- Hiç birine yahut bir şeye tutkuyla bağlandın mı?
-
Ben bu soruları aceleci bir çocuk edasıyla sıralarken, açıkçası Raif’in vereceği cevapları içim içimi kemirir bir vaziyette merak ediyordum. Ben yıllarca bu histeride bozuk bir plak gibi olduğum yerde dönerken ve yine ben yıllarca bu histeriyi anlamlandırmaya çözümlemeye çabalarken, Raif’in küçücük yaşıyla bana bu konuda söyleyeceği ( en azından söylemeye çalışacağını umduğum ) şeyler nedenini bilmediğim bir sebepten dolayı ansızın çok mühim bir hal aldı. Bu yaştaki bir çocuğa sorduğum ve filozofları bile deliliğe sürükleyen sorunun cevabını beklediğim için aklım beni hayalperestlikle suçlarken yüreğim hala bir ümidin eşiğinde bana tüm sadakatiyle gülümsüyordu, sanki Raif’in bana söyleyeceklerini önceden biliyormuşçasına…
Raif birden kendini o derin düşünce dehlizinden kurtararak yüzüme baktı bir şeyler söylemek için. Ve milyonlara seslenecek bir siyasetçi edasıyla hafif bir geğirmeyle boğazını temizleyerek beklediğim cevaba yöneldi.
- Aşkı soruyorsun demi,
- Ah ah…
- Aşk, sevdiğin uğruna çektiğin ıstırabı hoş görmektir
- Bilmem bilir misin? Bizim mahalleden ihsan efendi diye bir bey amca var. Ben onun yaldız işlemeli, sarı sarı boya kavanozları olan ve her gece rüyama giren o boya sandığına vurulmuşum. Her sabah elimde mendillerle ihsan efendinin dükkânının önünden geçerken saatlerce camdan içeriye üzerine satılıktır yazdığı ve her gece rüyalarımda beni bir mecnun gibi deliye döndüren o boya sandığına bakar dururum. Bir gün olur ya abi, hayata olan inancımı yitiririm ama o boya sandığına bir gün sarılarak bu sokaklardan göğsümü gere gere geçeceğime ilan inancımı yine de asla yitirmem. ..
Öyle anlaşılıyordu ki yaşamak denilen negatif fotoğraflar silsilesinden daha önemli şeylerin olduğunu gerçekten hiçbir şeyi olmayan insanlar anlar. Ve Raif’te bunun en büyük deliliydi. Ve devam etti beni büyüleyen çocuk…
- Geçen yine her zaman ki gibi seyre dalmışken o boya sandığına, birden ihsan efendi bostan korkuluğunu bile korkutup kaçıracak bir heybetle önümde belirdi. Ve…
- Her sabah ne dikiliyorsun camın önünde evlat!
Bende hiç bozuntuya vermeden, sandığı almak istediğimi ve en son fiyatının ne olabileceğini sordum.
- 150 lira getir, boya sandığı senindir evlat, dedi.
İhsan efendi içeriye girince, bende cebimdeki kuruşları (sanki cebimde 150 lira varmış gibi)
Büyük bir heyecanla, umutla saymaya başladım. Hepi topu 85 kuruşum vardı. Kim bilir benim sevgilime kavuşmam için daha kaç yüzlerce mendil satmam gerekir diye düşündüm. Ertesi sabah tekrar o müthiş özlemin dayanılmaz telaşıyla camekânın önüne geçtiğimde, bugünün benim için geçmiş günlerden daha da feci bir gün olacağını nerden bilebilirdim ki. O gün açlıktan hastalıktan ve üvey baba dayağından bayılmayan ben Raif, sevgilimin balıkçı Ethem’in oğlu aylak Necati’ye cüz’i bir paraya satıldığını duyunca düşüp bayılmışım. Sonrasını sorma abi ama esas mesele şu ki aylak Necati’nin öyle namusuyla geçinmeye, çalışmaya niyeti yok. Korkum o ki sevgilimi, pahalı adamların ayak tozlarına alet etmesinedir. Üstelik tembeldir, adı üstünde aylaktır. Sevgilimi, babasının zoruyla koluna takıp isteksizce sokaklarda dolanacağını ve akşam çöküp eve döndüğünde onu bir çöp parçası gibi kuytu bir kenara atacağını ve belki de yıllarca silmeyeceğini, temizlemeyeceğini biliyorum, biliyorum abi. O çocuğun gözü oyunda, dalaverede, fırıldaklıkta, aylak Necati hak etmiyor onu ama o Necati’nin yanında. Çelişkiye bak ki canım abim ben onu tüm ruhumla istememe rağmen yok işte yok yanımda. Gördüğün gibi sevdiğim zalim ve aylak bir çocuğun isteksiz kollarında… İşte içimdeki bu derin matemin sebebi de bu abi. Hepsi bu, bu işte abi…
Ben daha bu konuşmanın etkisini üzerimden atamamışken Raif kaldığı yerden devam etti.
- Abi
- Aşk satılır bir şey mi?
- Sahibine bağlıdır Raif
- O zaman biz hiç âşık olmayalım bir daha abi, hem aşık olacağız da ne olacak. Kim bilir benim aşkıma sahip olabilmem için kaç mendil satmam gerekir. Amannnn biz dalgamıza bakalım be abi
Çocuğun yaşından büyük tavrıyla yaptığı bu konuşma daha doğrusu içten sitem denemeleri, beni derinden etkilemiş, ilk bakışta korku, tiksinti ve ilgisizlik duyduğum çocuğa, şimdi hayretler içinde soluksuzca büyük bir hayranlıkla bakıyordum. Ekmek kavgası, hayat savaşı dahası hayat okulunun en genel geçer ve en kuvvetli bilgiyi deneyimi tecrübeyi verdiğine içten sarsılmaz bir iradeyle kanaat getirdi.
Sonra Raif’le beraber uzun bir sessizlikle martıların denizle didişmesine kaptırıverdik kendimizi. Kuvvetli bir akşamüstü melteminin yüzüme çarpmasıyla kendime geldiğimde, Raif’in yanımda olmadığını gördüm. Üzüldüm gerçekten üzüldüm. Onunla daha fazla konuşmak ve belki de ona alışmak istiyorum. Kim bilir belki günün birinde bana yıllarca umutların nasıl taze bir şekilde korunabileceğini öğretebilirdi. Neticede o da ansızın kayıp gidenler gibi kaybolmuştu ortalıktan..
İçimden; hoşça kal küçük adam hoşça kal dedim…
Ve o gün bugündür, ne zaman sahil kenarına gelip bu bankta otursam; onu, o zeytin karası ( ama aslında inci parçası) gözlerini ve tertemiz nehirler gibi temiz yüreğini yâd ediyorum.






Ağustos 18th, 2011 on 14:20
çok sağolun cengiz bey yazılarıma onur verdiğiniz için…
Ağustos 18th, 2011 on 12:47
Kalemin daim olsun Semih, çok başarılı…