Bu riskli ve yorucu günün sonunda eve dönüyordu yürüyerek. Başını öne eğmiş, kendisini yanında mutlu hissettiği babaannesini düşünüyordu. Babaannesi; felç inip kendisine bakamaz hale gelince, yanlarında kalmaya başlamıştı uzunca bir zamandır. Zeynep, çok düşkün olduğu babaannesinin felçli elini öpmeden, hatırını sormadan gitmezdi odasına. Annesi de şikâyet etmeden bakıyordu, hatta oflamıyordu bile. O’nun gelişinin evdeki kasveti kaldıracağını ummuştu ama değişen tek şey annesinin daha fazla yorulması olmuştu. Kavgalarda, bağırışlarda nüans bile oynamamıştı.
Derin bir of çekti. Her şey ne kadar da kötüydü, ne kadar renksiz ve ne kadar bulanık. Zeynep buluğ çağının verdiği sersemletici, aptallaştırıcı ve hırçınlaştırıcı etkinin farkında değildi. Tek farkına vardığı, yalnız, mutsuz, şefkatsiz oluşuydu. Kendisini özellikle son günlerde nefes alamadığı bir dar boğazda hissediyordu. Çıkmaya çalışmak yerine daha da derinlere batıyor, hatta bazen kendisine hakaretler ediyordu. Farkındalık içerisinde olması, yaşından beklenemeyecek bir durumdu zaten. Ve zaten 16 yaşının getirisi ile O sadece acıyan yanlarına ağlayabilirdi, bu ilgisizlik sarmalında…
Anne ve babasının kendilerine dönük halleri, kızlarının iliklerine işleyen şefkatsizliği, ilgisizliği anlamalarına engel oluyordu. Üzerine birde okuldaki sorunlardan dolayı cezalandırılması ekleniyordu. Kimi zaman harçlığı kesiliyor, kimi zaman odasına kapatılıyor, kimi zaman ise hafta sonları dışarıya çıkma yasağı getiriliyordu ki bu en kötüsüydü. Zaten hücre evine benzettiği evden; okul zamanlarında ve hafta sonlarında uzaklaşabiliyor oluşu, yaşadığı hissini devam ettirmesini sağlarken, engellenmesi, ruhunun çırpınışlarına adeta pençe sallıyordu.
Sessizce babaannesinin odasına girdi Zeynep. Oturduğu yerde boynunu yaslandığı mindere dayamış, uyuyakalmıştı kadıncağız. Başındaki örtüsü kaymış, yanaklarına bukle bukle beyaz saçlar süzülmüştü. Eskilerin güngörmüş hanımefendilerindendi. Zaman öylesine vurmuştu ki her yanına, kırışmış yüzünün her mimiğinden özlem akar olmuştu geçmişine, geçmişinde kendisini teker teker terk eden her kese ve her şeye doğru. Zeynep, hemen yanındaki, üzerine dantel örtülmüş komidinin çekmecesini açtı sessizce. Babaannesinin kalp haplarından aldı bir avuç ve şişesini yerine koydu yavaşça. Yaklaşıp bir öpücük kondurdu babaannesinin başına.
- Canım babaannem seni çok seviyorum…
Dedi ve odadan çıktı. Hapları bir peçeteye sarıp, yastığının altına koydu.
- Hadi Zeynep, üzerini değiştir ellerini yüzünü yıka ve hemen gel.
- Aç değilim anne, hemen uyumak istiyorum.
- Aç mı yatacaksın Zeynep, gel bir şeyler ye de öyle yat.
Cevap vermedi Zeynep, pijamalarını giyip, yatağına girdi. Elini yastığının altındaki haplara götürdü ve içindeki üzüntü, bıkkınlık, nefret hislerine bürünüp akşam boyu odasından çıkmadı.
Gece; karanlık eteğini şehre sermiş, bilindik tüm hüzünlü cümleleri sıralamış ve yaşanmış tüm acıklı hikâyeleri netleştirmişti Zeynep’te. Birkaç gündür planladığı şey için yeterli buhrana sahipti bu leyl vakti. Kimseyi uyandırmadan bir bardak su aldı mutfaktan ve olduğu yerde içti bir avuç kalp hapını biraz suyla. Ve uyumak için odasına gitti. Uyurken ölmeyi istiyordu, belki anlamazdı, acı da çekmezdi. İçinde bulunduğu psikolojik bunalımla; ölümün gerçekte ne olduğuyla, nasıl olduğuyla ilgilenmiyordu. Tek isteği yaşam şartelini bir an önce indirmekti. Şiddetli ağrılar başlamadan hemen uyumalıydı. Yatağının üzerine attı kendisini…
Sabah olmuştu. Uyandığında şaşkınca etrafına bakındı. Vücudunda en ufak bir ağrı bile yoktu, sadece kendisini yorgun hissediyordu o kadar. Hapların yeterli miktarda olmadığına hayıflandı ve birazda kendisine süre tanınmış gibi hissetti.
- Aman be, ölmeyi bile beceremedin… Aptalsın sen kızım!
Az daha oyalanırsa, okula geç kalabilirdi. Annesi Zeynep’i kaldırmaz, kahvaltı hazırlamazdı babaannesi geldiğinden beri. Hızlı bir şekilde hazırlandı kendi kendine söylenerek…
O gün sanki diğer günlerden farklıydı. Hava çok daha temiz ve çok daha aydınlık geldi, okula kadar yürüyüş sırasında. Elini karnının üzerine koydu, ağrımıyor oluşuna şaşırdı, tuhaf bir yüz ifadesi ile. Hatta uzunca zamandır kendisini hiç bu kadar iyi de hissetmemişti. Sınıfa girdi, arkadaşlarına selam verdi ve sırasına oturdu. Birkaç dakika sonra sarı saçlı, uzun boylu zayıf olan erkek öğretmenleri içeriye girdi. Ders matematikti. Öğretmen çantasından çıkardığı kalemle sınıf defterini imzaladı ve yoklama yapmaya başladı. Tam Zeynep’e sıra gelmişti ki, Zeynep’in gözleri bir anda tavana döndü ve başı sıranın üzerine sert bir şekilde düştü…
- Öğretmenim Zeynep bayıldı!
Herkes başına üşüşmüş O’na neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ellerini yüzünü kolonya ile ovalıyorlar, rahat nefes alabilsin diye arada sırada etrafından dağılıyorlardı. Birkaç dakika sonra ambulans geldi. Çok geç olmadan öldüğü anlaşıldı. Sınıf arkadaşları garip bir uğultu oluşturdular sınıfta. Kimi ağlıyor, kimi bağırıyor, kimi ise birbirlerine neler olduğu hakkında bir şey bilip bilmediğini soruyordu. Herkes şaşkındı, herkes acılı…
Annesi ve babası telefonla aldılar bu acı haberi. Keskin ve uzunca bir çığlık koptu, çığlık yayıldı evin pencerelerinden dışarı. Apar topar gittikleri hastanede, otopsi için morga kaldırılan kızlarının cesedini görünce, tahammül edilemeyecek denli acı bir girdaba girdiler. Annesi yüzünü gömdüğü babasının göğsünden başını kaldırmıyor, ağlamaktan morarmış dudaklarıyla sürekli kendi kendine sorular soruyordu. Babası arada bir sıkı sıkı sarıldığı eşinin saçlarına yüzünü, ağlayarak yaslıyordu. İşin içine polis de karışmış, ayrıntılı araştırma yapmak için, evi didik didik etmişlerdi. Polislerin bulduğu, Zeynep’in kilitli hatıra defterindeki yazılar, olayın intihar olduğunu gün yüzüne çıkarmıştı.
“ 11.05.1994 Çarşamba – Canım günlüğüm, seninle beklide son kez dertleşiyorum. Herkes unutur beni ama sen yazdıklarımı bağrında tutarsın biliyorum. Herkes gün gelir ölür, herkesle birlikte bende unutulurum ama sen beni silmezsin biliyorum.
Kendimi çok kötü hissediyorum. Bugün matematik dersinde öğretmen yeni konuyu anlatırken parmak kaldırdım. Ama neden kaldırdığımı gerçekten bilmiyorum. Trigonometri diye uyuz bir konu, hiç sevmedim. İnsan neden parmak kaldırdığını bilemez mi? Ya da parmağına bile sahip çıkamaz mı? Nedir anlamadım. Kendine, yaşadıklarına, hislerine, vücuduna hükmetmekten bile aciz mi olur bir insan? Bazen yürürken etrafımdaki her şey bulanıklaşıyor, beynimi içi çiğ hamur dolu dev bir çuval gibi hissediyorum. Ve bazen ayağımın altındaki yer bulutmuş ta, havada yürüyormuş gibi oluyorum. Sanki karnımın üst tarafında sönmeye yeltenen, duman duman bir kor taşıyorum. Dayanamıyorum. Annem babam beni sevmiyor… Annem… Birazcık sarılsa, dizlerine yatırıp saçımı okşasa. Ben ağlarken gelip, neden ağladığımı sorsa, benimle konuşsa. Onlarda hiçbir şeyi kavga etmekten, birbirlerine bağırmaktan daha güzel yapamıyorlar ki… Buna pişman olacaklar, biliyor musun küçük dostum? Ama ben dayanamıyorum artık. Hiç kimseyi yanı başımda hissedemiyorum. Yalnızım, çok mutsuzum. Kendimi sevmiyorum. Ben gittiğimde buralardan her kes mutlu olacakmış gibi hissediyorum. Fazlalığım dünyaya. Artık yok olmak istiyorum… ”
* Okuduğunuz bu kısa hikaye, genç bir kızın yaşanmış son günlerinin hikayeleştirilmiş halidir. 1994 senesinde gencecik bedeni toprakla örtülen Zeynep’in yaşı, buluğ çağının en çığırından çıktığı döneme tekabül ettiğinden, arkadaşları da kendi devinimlerindeydiler, O’nun bu durumunu fark edemediler. Annesi; babaannesine baktığı için zamansız ve yorgun, aldatıldığı kanısıyla öfkeli, babası; agresif ve umursamazdı.
Zeynep ölümü bir tür yok oluş sanıyordu. Dua etmeyi bilmediğinden umut yeşertemiyor, çocukluktan ergenliğe geçiş virajının etkin depresif halinin, kendisine has olduğunu zannediyordu. Ve hiç kimse elini uzatmamıştı o boğulurken…






Son yorumlar