Yine gecenin yarısı, odamdayım. Cep telefonumdan radyo dinlerken bukowski okuyorum. Bakıyorum aynı sayfayı iki defa okumama rağmen bi bok anlamamışım. Kitabı bırakıyorum, radyo dinlerken uyuyayım istiyorum… telefonun şarjı bitiyor kapanıyor, radyo da haliyle nakavt ama ben… ben dana gibi hala uyanığım. Tişörtümün etiketi batıyor sırtıma, nasıl unuttuysam kesmeyi, aldığım da mutlaka keserim, uyuz olurum etiketlere, hele tam ense ve sırt gibi duyarlı bölgeye denk gelenlere duble uyuz olurum.
Sonra susuyorum; bir buçuk litrelik pet şişeyi dikiyorum kafama nefessiz kalıncaya kadar içiyorum. Bu su içme eylemini yattığım yerden yaptığım için şişeyi dudaklarımdan çekme anını iyi ayarlamam gerekiyor ki; suyu üstüme dökmeyeyim… Apoletli sakar olduğum için su dört bölü bir buçuk oranında üstüme ve yatağa dökülüyor. “Ah bir gün ben de susasam da seni içerken şişemin içine döksem ve kapatsam kapağımı ebenin a.ını görsen, nimetim lan ben nimet” şeklinde yarı elektronik yarı sivri sinek vızırtısı şeklinde bir ses duyuyorum. Bu gibi esrar(c)engiz durumlara has iyi derece de tırsma bildiğimden iyi derece tırsıyorum. Yatağa dökülen su, sabahın dört buçuğunda resmen hayatı sorgulatıyor bana. Bu sorguların sonucunda; suyu sek içmediğim sürece bir sorunla karşılaşmayacağım aklıma geliyor. Rahatlıyorum.
Güzel şeylerde oluyor hayatımda; Alışveriş yaptığım büfe, alışveriş yaptığım poşetin içine ekstra poşet koyuyor boşlar için
. Sabah metroya giderken birsürü kertenkele ile selamlaşıyorum, alıştık birbirimize. Evet güzel şeylerde oluyor hayatımda; hızlı adımlarla kendime yürürken içimdeki sabit burukluğu saygı duruşunda başları öne eğik karşılıyor şarkılar. Şarkıları seviyorum.
“Kulağına söylenen cümleler hangi ağızdan çıkarsa çıksın; sen beni duyacaksın. Katil, maktulünün sesini asla unutmaz.” Gibi cümleler kuruyorum. Not alıyorum bir gün söyleyeceğim bir çift kulak olur diye. Yazmayı seviyorum.
Özellikle geceleri piyasanın en ucuz sigarasından ve en ucuz alkolünden müthiş duygular yakalıyorum; “ben şimdi bu beşinci kattan balıklama atlasam, yere çakılana kadar geçen sürede uçmuş mu oluyorum, yoksa; kuş olmaya hevesli kuş beyinli ölü bir balık mı?” işte bu duyguyu kısa bir süre yakalıyorum ve yakaladığım anda beşinci kattan bırakıyorum…
Bu arada kaldığım yerdeki bilge kediyle gıda ve sevgi takası yaptık çok mutluyuz. Beni s.klemeyen kedi artık her gece gelişimi bekliyor. O’na Gorki diyorum acayip hoşuna gidiyor.
Geçtiğimiz kış Gorki’den etkilenerek alttaki yazıyı yazmıştım. Gorki’nin hayatımdaki yeri fenadır.
“Dışarısı müthiş soğuktu, arkadaşımın işlettiği çay ocağında, gümbür gümbür yanan sobanın etrafına dizilip ısınmak, sohbet etmek, onlarca derdim varken kaybedecek bir şeyi olmamanın verdiği ruh haliyle, sobanın etrafındaki o ısınmadan mutlu olmak, huzur denen şey olsa gerekti. Çay ocağına gitmek için paltomu giydim, o palto ki; ilk gördüğümde üzerinde 1370 liralık etiket vardı, ya alacaktım ya vazgeçecektim… Paltonun satıldığı dükkan da çalışan bir çocuktan aldığım tüyo ile Rus askerlerinin giydiklerini andıran siyah paltoyu almak için iki ay bekledim. Paltoyu aldığımda ilkbahardı ama 350 lira ve bolca taksite böldürerek almıştım. İşte çok sevdiğim bu paltoyu ne zaman giysem bana bir şeyler olur, ruhum tetiklenir, bir rus yazarın romanında sondan üçüncü karakter olurum.” Diye başlayan ama şuana kadar üstüne bir kelime bile yazmadığım bir şeydi.
Neyse… ne diyorduk; “Güneşten kopan ateş kız ile kardan adamının aşkıydı bizimkisi; sarılsak sen sönecektin, ben su’ya dönecektim”
–ki su ile aram iyi değil
Hüznünüzden öperim.






Eylül 8th, 2011 on 08:30
hüznünüzden öperim
bu çok güzeldi Cengiz günaydın özledim galiba senin başını şişirmelerimi
Eylül 7th, 2011 on 13:25
akın akın geliyor yazılar bi insanın hayal gücü ne kadar geniş olabilirki diye sormuyorum artık kendime Cengiz bey sonsuz bir boşluk varda habire dolduruyorsunuz sanki