Korkuların sessizliğine sırt çevirdiğinden beridir; derin gammın ağır ağır ufka açılan cân gizinde, kasıp kavrulur ney’in dert ve tasa içindeki kederli sesi…
Sıçrar ateşin yıldızı ve ağarır tanyeri…

‘’ Şadol! aklın saydamlaşan tek elçisi ‘’ …

Sesler yükseliyor, alçalan çığlıkların feryat figan taşlaşmış dinlenişlerinin bağrında…

Duyguların genişliğinde sallanan boşluk, gözyaşlarını biriktirdiği göğe meftun; kıyılarda dolanırken; kefaretini ödeyeceği çıplak ayaklı bir yansımanın ağır kokusuyla sarmalanmış yuvarlanıyor, öylesine ağlamaklı…

Suratsız yüzlerden zıpkınlarını çeken suskunluğunu, yaşamın kederlendiği kaldırımlar da sergilerken; rengârenk gölgelerin arasından gökyüzüne karşı, oynatıyor hiçlik makamına eren yazgısını…

Dünden evvele savrulan, mânâsız bir yakarış ki, pürtelaş içinde sokaklarda kendi kendine kalmış yalnızlıkların kırıştırıldıkları kaldırımlarda solurdu hayatı…

Ayine dönüşüp, ağırlaşmış suretlere çakılan, dehşetengiz ağrılarla paylanan, dermansız sancıların hikâyelerini anlatırken; ahhh ne çok irinleşmiş ruh’a karışırdı.

Haddini bilmez iç kavgalar’a çok vakit tanıklık yaptığını anlatırdı. Hiç unutmam bir defasında
‘’ Herkes kendi hikâyesinin tutsağıdır, bunu bildiğinden olsa gerek herkes sağır ve bu yüzden duyamazlar, kaldırımların sır’ı aşınmış haykırışlarını ‘’ derken; yüzeye çıkamayan sözcüklerin
‘’ Eyvallah ” ına meftun; sırtında taşırdı siyah bayrağını…

O yaşamı taşıdığı kaldırımlarda, sessizliğin üzerine çöken pandomim sanatçısıydı.

Katmer katmer artan yalnızlığın duvarını bir taraftan döverken; beri yandan, yüzünü kaplayan abartılı boyanın ardına esir düşen kederi; savmanın öfkesiyle itelerdi, fırtınalı titreyen ışığını…

Elleri bir nehrin içine damla damla akardı sanki… Gözlerini dolduran parıltıları tartmakta olan ve yandıkça bir o kadar artan ateş, gökyüzünde ayrık ayrık kızıllaşan tufana harman olurdu.

İliklerine kadar işleyen sessizliği; nahif ve narin dokunuşuyla parçalara ayrılırken; süzgün bakışlarını, yüreğin önüne çekilen perdeye inat, kendisinden başka zinhar kimsenin fark etmediği nurlu karanlığına, ağır ağır taşırdı.

Ruh’a akan sessizliğin sarmaladığı kelimelerin izlerini taşıyan eller; çalkantılı sığınağından taşan her bir düş ile çivilenirdi; içi o denli dolu boşlukta sallanan benekleşmiş bulutların salıncağına…

Müziğin o dingin sesi sağır edercesine çarpardı kulaklarına. Bir yandan bedenine vuran rüzgâr’ın esintisine karışırken, ara sokaklarda anlattığı hikâyelerin; buruk ve kirletilmiş sûretiyle çoğalırdı kendine…

Ufka yönelen dalgınlığın soyulmuş sezgisiyle çırparken kanatlarını; gelip geçen meraklı gözler, bedenini esir alan kelimelerin ardında salınan, duyguların yoğunluğuyla kavrulurdu.

Kendisini seyre dalanlara, ilahi gücün kutsal görüntüsünü, gizlice hissettirmeden öyle güzel sergilerdi ki, herkes ayak basılmamış bu öykülerin fark edilmeyen tenha kıyılarında adeta coşkuyla doğarken, bir o kadar ruhlarını doyuma ulaştıran sessizliğin ardındaki sırra ermeye uğraşırlardı. Her defasında dönemeç dönemeç hakikatin hazan mevsiminde kendilerinden geçerlerdi.

Gösteri biter, siyah bayrak yerden toparlanırken; alkışlarla yükselen birbirinden bihaber yüreklerin sarmaladığı düşler; zamanın derinliklerine saklanırlardı. Kalabalık dağılır, herkes sessizlikten korkar; bir ân olsun gölgelerin eşlik ettiği yaşamlarına; hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bile bile geri dönerlerdi.

Büyülü bir oyundu bu, Yaradan’ın huzurunda sessizlikle kamçılanan uysal bir masal…
Bu masalı renkleriyle boyayan kâh alçalıp, kâh yükselen ateş püsküren ruh’un debelenmesiydi, kahır dolu olan…

Geçit vermeyen gölgeler sokağında, dil’e gelmesi yasak; evvelden yaşanmış hikâyelerin izinde bir pandomim sanatçısı…

Durmadan çoğalarak geçmişe yakılan ağıtların ziyaretinde; gölgeler sokağında sağanaklar halinde yağan nişanelerin kopacak kıyametinin; zangır zangır titreyen asaletinde…

O yüzdendir ki, uzaktan izlerdi; ruh tanrıçası gölgelerle raks eden sessizliğe mühürlenen ellerin, cefa çeken sancısını…

Sûkût testereyle biçerken sanki yaşamı; dişlerini gıcırdatan rüzgâr da eşlik eder; parçalanırlardı; seddi’ni kıramadıkları kayışı kopmuş zamanların zangırdayan bileşkesinde…

Dalgalanan kırık dökük zamanlara sökün ettikçe ha bire; ruh’un taraçasında sıkışıp kalmış ve artık düşünmekten vazgeçmişti, işte hepsi bu…

Gösteri sırasında, kimsenin göremediği, görse dahi, içsel karanlıklarının boğuculuğundan olsa gerek, bir ân’da o büyülü perdenin ardındaki coşkudan uzaklaşırlar ve havasız kalmış bir balon gibi aniden sönerlerdi soluksuz yaşamlarına…

Gelip geçen ân’ların bir başınalığının hüküm sürdüğü geçitler bilirdi, bu efsunlu masalın sonunu… Velhasılıkelâm öyle iyi bilirlerdi ki, günahla kirlenmiş karanlık ruh’ların, sessizlikten böylesine korkan; açığa çıkan depdebeli duruşlarını…

Hele ki; o curcunalı, şamatalı, yaygaralı kaldırımların; yitişlerinin ayakuçlarında kıvrılan, yırtıcı vuruşların kanadığı yokuşun inatçı vızıltılarını…

Beri taraftan da engelleyemezdi, kendisini seyre dalan her yüreğin, bakışlarının ardında saklı duran duyguları ilmek ilmek örer ve o meraklı gözlerin ruhlarının içinde, yana yakıla gezinirken; hâyâl kırıklıklarının nâr içinde korlaşarak yalazlandığı çürümelerin tam merkezinde bulurdu kendini…

İşte o vakit; gizleyemezdi, çelişkili sessizliğin tumturaklı şiddetini…

Gel zaman git zaman; günler yanlışlara elçi olup da, içine tıkılmış zamanlar, yaşamın keşmekeşiyle bezenince ruhunda, tebessüm ve şükranla karşılar oldu; Yaradan’ın kendisine bağışladığı sessizliğin manaya tutsak yazgısını…

Ruhuna dokunmak isteyenlere, gölge ortasında kocaman güneş yaratınca; hakikati anladı her bir yürek…
Elleri arasına tıkılmış rüzgâr bir o yana bir bu yana eserken yalnızlığında; o her dem soyluydu, iç’e dönük hayallerinin kuytusunda…

O bir pandomim sanatçısıydı. Sessizliğin üzerine uçuveren yaşamı taşırdı kaldırımlara…

İlginizi çekebilir

  • 02 Şubat 2009 -- Mehmed Uzun “Yitik bir aşkın gölgesinde” (0)
    1953 yılında Siverek te doğdu Mehmed Uzun. Yasaklı bir dilden edebi bir dil kurmaya çalıştı yıllarca, barışın ve kardeşliğin büyüsüne inanarak yazdı. Kendine has bir anlatımdan ziyade kendine has bir ...
  • 29 Eylül 2009 -- Sayemde cennete gideceksiniz (3)
    Bu gün piyasa araştırması yapmak için uzunca zamandan sonra dışarı çıktım, iflasın bağrımda açtığı yaraları sarmak, yeni bir yer açıp herşeye yeniden başlamak adına araştırma yapmak için. Ama gödüm...
  • 07 Ocak 2010 -- Birbirinin hiçbir şeyi ve her şeyi olabilmek (3)
    Ahmet Altan'ın Kristal Denizaltı romanında; Alman şair ve oyun yazarı Johann Wolfgang von Goethe'nin sevgilisine yazdığı bir mektuptan yola çıkarak; " Birbirinin hiç bir şeyi olmamak pervasızlığı i...
  • 28 Ekim 2010 -- Gülmek herkese yakışır (0)
    Geceleri depreşir insani duygular, gündüzleri sefaletimizin gölgesinde uyuklarız. Yaşamın yaşanılası yanlarına çizikler atar tırnaklarımız, gülücükleri gözyaşlarıyla kaçırır bakışlarımız. Sevgiye kuca...
  • 01 Eylül 2009 -- Sanal alemin en çok merak edilen kişisi kimdir? (0)
    Ünlülerin hayatları ile ilgili bilgi veren bir internet sitesinde, sanal alemin en çok merak edilen kişisi olarak birinci sırada kim varmış biliyormusunuz? Ben, kendimi düşünürken :) İnanılır gi...
  • 05 Mart 2011 -- Beni özle (0)
    Gül goncasıdır yüreğim, yavaş yavaş açar duygularını etrafa. Dağıtır güzel neşesini, sanki mis gibi kokan gül gibi… Yeşerir duygularım beslendiğince güzel sözlerle. Aşkın tadır adım, sevginin değer...