Bugün arkadaşlarımdan biri aradı telefonla. Konuşma sırasında bana; ilköğretim 1. sınıfa yeni başlayan oğlunun hafta sonu ödevinin 10 sayfa olduğunu söyledi, çok şaşırdım. Okulların açılmasının üzerinden aşağı yukarı 1 ay geçmesine rağmen, adeta öğrencileri ürkütmek istercesine yapılan bu yüklenme de neyin nesi? 5 buçuk yaşında dahi 1.sınıfa kaydedebildikleri hala oyun çağında olan, hayal dünyasında balonlarla oynayan küçücük yavruları böylesine zorlamanın anlamı ne olabilir? 7 yaş çok geç mantığımı? Beyindeki o özel bölge kapanmadan ne yükleyebilirsek yükleyelim olayı mı? Bu konu ile ilgili Milli Eğitim Bakanlığına ciddi bir mail atma telaşına girdim, kızım okula başlamadan.
Her ne kadar eğitimde ilerleme modern yolda bir hız kazanmış olsa da, belli ki çocukların psikolojisi düşünülmüyor. Bitmek bilmeyen ödevlerle çocukları ürküterek, eğitimden soğumalarını hesaba katmadan ard arda ağır bilgiler yükleyerek, IQ’larının artması mı bekleniyor? Bildiğim kadarıyla son yıllarda sınav ortalamalarında da bir düşüş var. Sınava katılan öğrenci sayılarının artışı sebebiyle oranlama pek fark edilemese de, bu demek oluyor ki; bir şeyler yapılandırılmaya çalışılırken, bir yerler de kendiliğinden yıkılıyor. Kesinlikle istatiksel verilerin irdelenmesi, analiz edilmesi gerektiği kanaatindeyim.
Gelişmiş ülkelerde ilkokul öğrencileri; oyunlarla haşır neşir edilerek ufak ufak eğitilirken asıl maksat; öğrenci hangi alanda yetenekli veya hangi dala yatkın öğrenilmeye çalışılıyor. Her dersin her konusu ayrıntılı şekilde ve senelerce bizdeki gibi tekrar tekrar öğretilmiyor. İlerlemede en güzel yöntem; ilk önce araştırma ve inceleme, ikinci adım ise örnekleme-fikir ve sonuç atak ise, neden yükselen bir çizgiyle başarısızlık üreten yöntemlere devam ediyoruz?
Üniversite sınavlarından başarılı olmuş ancak; hangi alanda iyi olduğunu, neyi daha çok sevdiğini düşünme ve ölçme fırsatı bulamamış yüzlerce gencimiz istemediği mesleklerde çalışmak zorunda kalırken, bir kısmı çok zor kazandığı bölümü okurken sevmediği meslek için çırpındığını anlayıp yarı yoldan geri dönüyor. İstedikleri ise; ailelerinin tercih ettiği branşlardan mezun olmak ya da en çok para kazandıracak branştan.
Birde; senelerdir alışageldiğim; matematik, fen bilimleri ve tarih sorularıyla, birkaç sene evvel girdiğim ehliyet sınavlarında karşılaşmamış olmam ilginç gelmişti bana. Çünkü nereye dönsem gof’lar fog’lar, nereye dönsem fotosentezdi, alışmıştım…
KPSS sınavlarında da belirli alan derslerinin kalıpsallaşmış sorularının çıkmasına da anlam veremiyorum. Örneğin; yapı ressamlığı öğretmeni olmak için sınava giren bir genç, ne diye böbrek üstü bezlerini çalışsın ki? Bu alan dışı zorlama; öğretmen adayının hem başarısını düşürüyor, hem de gerçek yeterlilik düzeyi hakkında kanı oluşturmuyor. Zaten öğretmenliği kazanıp okuyarak zekâ ve akıl düzeyini kanıtlamış, o halde artık branşı hakkında neler bildiğine, neler yapabildiğine, nasıl öğretebileceğine bakmak daha mantıklı değil mi?
Sanat, resim, müzik, fikir üretme, üç boyutlu uzaysal algı gibi hayal gücü isteyen işlerle görevli beynimizin sağ tarafı geliştirilmiyor eğitim sistemimizde. Eğitimimiz; çözüm, mantık, analiz vb… ile görevli sol beyin üzerine o kadar yüklenmiş durumda ki, milletçe kopyalamaktan ileri, pek fazla gidemiyoruz. Aradan sıyrılmış, tek tük çıkan ve bir şekilde sağ beynini iyi kullanmayı öğrenmiş, hayal gücü tavan yapmış mimarlarımıza, sıradışı eserler yapma imkânı da verilmiyor. Sağ beynimiz de, en az sol beynimiz kadar eğitildiğinde, inanıyorum ki biz bu eğitimlerle, Avatar’ları da, Shrek’leri de geride bırakacak filmler bile yapabiliriz.
Ülkemiz, yanlış eğitim ve değerlendirme yöntemlerinin kazazedeleri ile dolu. Umuyorum bir an önce yapılan yanlışlıklar düzeltilirde, yeni nesil çocuklarımız, sadece para kazanma umudu ile sabah işe gitmek için kalkmazlar…






Ekim 16th, 2011 on 23:15
Yeniden merhabalar,
Çok donanımlı ve başarılı öğretmeni bilmem hangi ilimizin bilmem hangi fakir ilçesinin bilmem hangi dağ köyünün bilmem hangi okuluna koyun. Dağın başında tek öğretmen, 15 çocuk ve birleştirilmiş sınıfa koyun. 1. Sınıftan 5. Sınıfa kadar öğrencilere vermesi gereken konuları ve seviyeleri hayal edin. Normal bir sınıfta düşen zamanın beşte biri düşüyor sınıf seviyesine. Beklenen başarının beşte biri olur elde edeceğiniz.
Bilgiye sahip olmak değil evet vermektir önemli olan. Sizin bahsettiğiniz eski öğretmen tipleri son demlerini yaşamaktadır. Ayrıca bu kendini geliştirmeyen öğretmen zihniyetinin önüne geçmek için “Performans Yönetim Sistemi” adı altında pilot bir uygulamaya geçti bakanlık. Öğretmeni artık veli, öğrenci, idareci, kendi ve öğretmen arkadaşları değerlendirecek. Her birinin yüzdelik dilimleri içerisinde değerlendirme sonucuna göre öğretmenler başarısız olma durumunda mesleki eğitime alınacak. Yani uygulamada sizin bahsettiğiniz öğretmen tiplerini bizzat önlemeye yönelik bir çalışma.
Her yıl aynı konuların geliştirilerek öğretilmesi uygulamasının adı sarmal eğitim sistemidir. Konular ilerleyen sınıflarda hem tekrar edilir hem de geliştirilir. Bunun da eğitim temelini sağlam atmakla ilgisi vardır. Sahip olduğunuz bilginin sizin hayatınızda işlevsel olmaması gereksiz olduğu manasına gelmez, gelmemeli.
Aynı yazı içerisinde çok farklı ve derinliği olan konuları ele aldığınız için fikir ayrılığı sürer gider. Birinci sınıf konusu ayrı,ödev konusu ayrı,öğretmenlerin bildiğini anlatamaması ayrı, lgs ayrı, ygs ayrı,kpss ayrı konulardır. Her birinin ortak noktası eğitimdir evet ama eğitimin farklı eksikleri ve kanayan yaralarıdır.
Saygılar.
Ekim 17th, 2011 on 13:34
Umut verici gelişmeler bunlar. Bilgilendirmelerinizden dolayı teşekkür ediyorum Seda hanım.
Ekim 15th, 2011 on 23:19
bir öğretmen olarak ve kardeşin olarak yazdıklarına katılmamak elde değil. özellikle öğretmenlerin girdiği sınavlar hakkında. yanlız eğitim sistemimizin şu anda büyük bir değişim içinde olduğu aşikar. bizim zamanımızda olan ezbercilik sisteminin yerinin araştırmacı ve yenilikçi bir zihniyet almaya başladı. hala ezbercilik sistemine takılı kalanlar hiçde azaımsanmayacak nitelikte. ancak onlarda gelenekçi öğretmen arkadaşlarımızdan. yeni gelen nesil yenilikçi ve daha atak bir şekilde geliyor. çok daha iyi olacağı günler yakın. yeğenlerimin gözlerinden öperim.
Ekim 16th, 2011 on 20:59
Dedim ya; umutluyum, umutluyuz, umutlular… Teşekkürler canım kardeşim, güzel yorumun için.
Ekim 14th, 2011 on 21:14
Yazınıza kimin gözüyle bakmam gerektiğine karar veremedim. Veli olarak mı, öğretmen olarak mı, öğrenci olarak mı? Bakanlık tarafını hiç sormayın orası apayrı muamma… Yapılan her sınavın, verilen her dersin eğitim felsefesi içerisinde anlamlı bir yeri olduğu muhakkak. Zorunlu ilköğretim maratonundan sonra lise sınavlarıyla başlıyor eğitim koşusu. Sonra üniversitede devam ediyor. Gereksiz olduğunu düşündüğümüz her dersin her konunun hayat içerisinde kullanıldığı anlamlı alanlar var. Kritik dönem adını verdiğimiz zaman dilimlerinde temel atmak babında böbrek üstü bezlerinin vazifelerini de organların yerini de öğretmeye çalışıyoruz çocuklarımıza. Tıp lisansı alıp almayacağı daha sonraki döneme kalıyor. Öğrencilerin motivasyonunu düşüren şeydir bu bilgi angaryasının nerde kullanılacağını anlayamamak. Sistemde kesinlikle eksikler var en başta bilginin işlevsel hale getirilmesinin sağlanmasında.
Açıkçası bakanlığın çabalarını (yanlış da olsa) görmezden gelmemeli diye düşünüyorum. Daha lise çağında çocukları kendi yeteneklerine göre yönlendirme sistemini oturtmaya çabalıyor. Güzel sanatlar, çok programlı liseler, anadolu liseleri, anadolu öğretmen lisesi, imam hatipler ve daha nicesi..
Eğitimde yeni yaklaşımların uygulamaya konulduğu son yıllarda çocuklarımızı olabileceğinin en iyisi yapmaya çabalarken sonunda bir sınavla kaderlerinin belirlenmesi beni de üzüyor. Bu da gelişen bir ülke olmanın dez avantajı… Eğitime ülke ekonomisinde ayrılan meblağlarla bu işin minumum seviye de yürüdüğü de aşikar. Çoğu okulun temel sayılabilecek öğretmen, alt yapı ve malzeme sorunu 2011 Türkiyesi için akıllara ziyan bir şekilde sürüyor. Kırsal kesim yoklukla mücadele verirken şehirler ise yozlaşan ahlaki değerler, kalabalık sınıflarla eğtim öğretim faaliyetlerini sürdürmeye çalışıyor.
Eğitim uygulamaları kısa sürede meyvesini vermez, vermiyor. En iyisi için çabalamak, kaliteyi artırmak ve sonuçlarını görmek için sabır lazım. Örneğin 2 . Mahmut döneminde Japonyayla aynı anda zorunlu ilköğretim uygulamasına geçen Osmanlı, bu uygulamayı çok çeşitli sebeplerle hakkıyla hayata geçirememiş ve olumlu sonuçlarını alamamıştır. Oysa Japonya’ ya bakınız. Doğuyu geçtim Anadolunun ortasında henüz okuma yazma bilmeyen işin kötüsü öğrenmeye de niyeti olmayan onca kadın varken eğitim seviyesi düşük olan bir toplumun ülke ekonomisinin güçlenmesi de biraz zaman alacağa benzer.
Güçlü bir ekonomi demek bir ülkede öğretmenleri alanları olmayan sınavlarda yarışa elemeye sokmadan atamak demektir. Güçlü ekonomi 20 kişilik sınıflarda beslenmesinden tutunda çocuğun kişilik gelişimine yakından alaka demek. Güçlü ekonomi demek güçlü kaliteli rekabet ve herkesin devlet kapısını gözlememesi demek. Güçlü ekonomi milli eğitim bakanlığının ihtiyacı olan bilemem kaç öğretmeni maliye bakanlığının engeline takılmaması demek.
Hani mevcut uygulamaların hiç biri gençliğimizi çarçur etmek için değil ona canı gönülden inanıyorum. Eksiklerde uygulamaya geçilmeden tespit edilemiyor maalesef. Sizin bakanlığa atmayı düşündüğünüz mail muhakkak dikkate alınacaktır ama dedim ya size çok mantıklı gelmeyen uygulamaların hepsinin eğitim felsefelerinde temel anlamda yeri var. Mesele belki beklenen meyveyi vermemesi…
Emeğinize sağlık, derin olduğunu düşündüğüm bir mesele sizin gibi düşünen, sorgulayan, açıklama isteyen bir toplum yetiştirmek yıllar alır. Ki günün birinde herkes sizin kadar hesap sorucu olduğunda işte eğitim amacına ulaşmış demektir. Bakış açınıza katılıyorum. Ama diğer pencerelerin bakış açılarını da araştırmak mevcut uygulamaların mantığını da araştırmak lazım diyorum.
Saygılar…
Ekim 15th, 2011 on 11:01
Bu oldukça ilgili yorumunuz için, önce teşekkür etmek isterim. Çok yönlü ve pozitif yaklaşımınız da; etkileyici ve umut verici cümleler barındırıyor.
Ancak biliyorum eğitim sistemimizde hiç bir bilgi boşu boşuna verilmiyor, asla zihinler çarçur edilmiyor. Ancak olmaması gerektiğini savunduğum durum, daha ayrıntılı ve senelerce hala öğrenememişiz gibi verilmesi. Mesela; ribozomların protein sentezindeki fonksiyonunu biliyor olmam bana büyük fayda sağlıyor yada resesif-dominant genler, çaprazlama ile bana kızımın göz renginin yüzde kaç olasılıkla mavi olduğunu gösteriyor. Yada bir bardak suya, hem fizik açısından, hemde kimya açısından bakabiliyorum. Oksijen, hidrojen atomları, proton-nötron-elektron vs… Evet hayata daha bilir, daha manalı, daha akla mantığa uygun bakmamızı sağlıyor. Ancak bu benim seçeneğim olsaydı olmazmıydı? Bana bir kez öğretilmesi yetmezmiysi? İlgi alanımsa zaten üzerine eğilirdim… Değilse, ilgi alanım neyse ona yönelirdim. Şunu belirtmek isterim ki; her şeyi biliyor olmanın bir anlamı yok. İnsanların kendi alanında deha olmaya ihtiyacı var. Ama çoğunluğumuz kendini tanımıyor. Sorun sokakta herhangi birine “en iyi olduğunuz, yetenekli olduğunuz konu veya alan nedir?” diye. %85′i size, “bilmiyorum” hatta bazısı “hiç düşünmedim” diyecektir. Çünkü öyle bir ortam hazırlanmamış ki. Ama diyorsanız; bu eksikliklerin bilincindeyiz ve zamanla düzeltilecek, güzel o halde.
Ve Seda hanım, herşeyi bütçeye bağlayamayız. Ödev yoğunluğunu azaltmak, derslerde işlenen konuların görsel olarak ve eğlenceli bir şekilde anlatılmasının bütçe ile alakası olduğu kanısında değilim. Kastettiğim sadece şu; öğrencilerin artık sürüymüş gibi değilde, tek tek kendi içinde bir dahi, bir sanatçı vb… gibi takibe alınması. Çünkü biliyorum hala, öğrencilerin arasından sıyrılan, kendisini açıkça belli edenlerin dışında diğer çocuklar sınıf adıyla nitelendiriliyor.Ve lise seviyesinde yeteneklerine ayrılmaları da çok anlamlı değil. Ya matemetik, ya fen ya da sözel. O seviyeye kadar kendini tanımış, yakalamış ve aşmaya başlamış olması gerekirdi… Tekrar teşekkürler ilginiz için.
Ekim 15th, 2011 on 12:32
Çok özür dileyerek birşey daha eklemek istiyorum. Yazımda, öğretmenlik sınavlarından bahsetmiştim. Bu sınavlar öğretmenlerin branşları hakkında ne bildiklerini, nasıl öğrettiklerini ortaya çıkarmıyor diye. Biz zamanında ne öğretmenler gördük. Yazı tahtasına ders boyunca mırıldanarak birşeyler yazıp, sonrada ” hadi gençler, bunları defterlerinize geçirin” derdi ve ders biterdi. Herkes bilebilir, hatta çok daha fazlasıyla bilebilir, sağlamasıyla bile bilebilir ama öğretmek çok apayrıdır. Öğretebilmek; karşındaki öğrencilerin kelime dağarcığına göre kelime seçerek, onların algılama kanallarının farklılıklarını gözeterek, yaş seviyesine uygun hayaller kurdurarak anlatmaktır. O yüzden her KPSS’yi kazanan kişi olması gereken literatüre göre ideal öğretmen değildir. Tabiki onlarda bunun farkında ve yapabilecekleri birşey yok. Sadece istenileni yapmaya çalışıyorlar, akıllarının kazanabilmek için çeşit çeşit bilgilerle karışmasına engel olamayarak…
Umutluyum, umutluyuz, umutlular
Son hızda gelişen bir ülkeyiz. Eminim yanlışlar da son hızla düzeltilecektir, öyle umuyoruz. Elbette eleştiriler olmalı ki; farkındalık oluşsun. Artık amaç sadece para kazanıp, ihtiyaçları görmek için çalışmak olmasın. İnsanlarımız; işim adına bugün neler yapabilirim heyecanıyla, kendilerini geliştirmek ve topluma kazandırabilecekleri katkıları düşünmekten kendilerini alamadıkları branşlarda çalışmak için sabah yataklarından kalksın istiyoruz. Ki böyle olursa, işte o zaman gelişmemizin önüne geçilemez diye düşünüyorum, saygılar…
Ekim 12th, 2011 on 17:27
bir öğretmen olarak yazdıklarınıza en içten dilkelerimle katılıyorum..
Ekim 12th, 2011 on 17:42
Teşekkür ederim Sinan Bey. İnşalllah eğitimdeki bu konular irdelenir de, hatalar düzeltilir.