Kaçmak ister insan bazen, kimsenin olmadığı dahası insanların(kimseler kelimesini yalnızca insanlar mı karşılıyor dersiniz) bulunmadığı bir yere. Ne tuhaf değil mi? Bir birimizden kaçıyoruz, aslında birbirimize hiç yakın olmadığımız halde. Çok merak ediyorum. Var mıdır yeryüzünde öyle bir yer. Ne bileyim ıssız bir ada mesela işimi göre bilir. ama ne uyduların ne de hiçbir baz istasyonun çekim alanına girmeyen, ıssız bir adadır tercihim. Hep kaçmak istemeyenlere sorulur. Issız bir adaya düşersen yanına ne alırsın tarzı sorusu. Doğrusu, böyle bir soruyu bana hiç sormadılar. Bu yüzden hiç düşünmedim yanıma ne alacağımı. Ama masaüstü bir şeyler söylemek gerekirse. Bir ömür yetecek kadar kalem ve defter alacağım kesin. “ Eee, bir hakkın daha kaldı üçüncü olarak ne götürürsün kendinle” diyeceksiniz.. . Hiçbir şey. Evet, hiçbir şey. Çünkü doğallığını yitirdi her şey. Mesela sevmek bile artık tiksindiriyor beni. O kadar tükettik duygularımızı. En ufak bir şeyde seviyor, ağlıyor, hüzünleniyor, mutlu oluyoruz. Belki anlamsız gelecek ama. His denen manevi ruhiyat kalitesizleşti, kimliksizleşti, sıradan eylemlere dönüşüverdi. Tıpkı görmek gibi duymak gibi dokunmak gibi… O yüzden hep kaçmak istiyorum, hep kaçmak istiyoruz… İnsanlar… İnsanlar… İnsanlar… Anlayamadım onları. Yarı yolda bırakan mı dersin, maddi şeyler uğruna seni harcayan mı dersin, bencilliğiyle ağzından salya akar gibi , “ama beni de anla” diyenler mi dersin. “Mecburdum, dediklerini yapmasam sana zarar verirler” diye gerçekte kormuş gözüküp te aslında senden kurtulmak isteyenler mi dersin. Negatif durumlar, hızlarını alamayan ilkel toplumlar gibi çoğalırken. Pozitif durumlarınsa yüzyıllar boyu ıkınmalarına rağmen küçücük bir tebessüm doğurmalarına hayret etsem de var olan kıtlık yüzünden şükretmek zorunda kalıyorum. Hayat bu. Ne yapacaksınız. Maalesef Süpermen kontenjanımızda yok ki, Kendi kendimize yetebilelim. Ve yine maalesef ki İnsanlar var oldukça, terkler, ihanetler ve benmerkezcilikler sürecektir. Bilirsiniz bu tip vakaların özel bir deyimi vardır. “insan bu, ne yapacaksın çiğ süt emmiş işte” diye devam eden. İlk çağlardan bu az önce saymış olduğum durumlar çiğ süt emmişliğine bağlanmışsa da, sonra konuyla hiç alakası olmayan İsviçreli bilim insanları, bu işe de burunlarını sokmuş ve yeni doğmuş çocuğa anne sütü ısıtılarak verilmiş. Tabi çocuğun sağlığı bir noktadan sonra kritikleşme evresine girince bu deneyde iflas etmiş. Anlayacağınız çiğ süt değilmiş ihanetlerin terklerin vefasızlıkların sebebi. Yıllarca, masum ve tek görevi bizi belli bir olgunluğa kadar doyurmak olan çiğ sütün günahına girmişiz boş yere, yazık. Anlayacağınız çaresi yok bu durumların. Zaten terk, ihanet, hüzün mutsuzluk bütün bunlar cehennemden gelmeymiş, öyle diyor gotik çağ filozofları. Hatta kimi ehli iman sahibi kimselerin, bu tür zerzevatların ilk suç ve ilk günahtan türediğini söylerler… Binaenaleyh İş bu denli karışık ve vahim… Kabul etmeli ve bu gerçeği adınız gibi sindirmelisiniz. Bizim bir birimize faydamız falan yok… Hem ben çoktan kararımı verdim. İçinde insan olmayan fotoğraflar çekmek istiyorum. İçinde insan olamayan tiyatrolar seyretmek ve içinde insan olmayan kitaplar okumak istiyorum. İçinde insan ve insana dair hiçbir şey bulunmayan şey benim dostum mekân ise benim vatanım, cennetimdir. O kadar yoruldum ki. Sanki sırtımda taşıyorum onları. Sanki tüm dünya nüfusu kütüğüme geçmiş sanki evim tüm insanların ikamet yeri olarak resmi dairelere bildirdikleri adres gibi… Sanırım artık ağırlaştım. Yorgunum demekten tiksindiğim için gerisini siz anlayın… Nerede o eski geceler ah nerde. İnsanları bir uyur bir daha hiç uyanmazdı. Bende Uyumak bir daha hiç uyanmamak ya da yola çıkıp bir daha hiç duraksamamak istiyorum…
Kaçmak; beyaz mürekkeple yazılan sevi




Son yorumlar