Yer: Haydarpaşa garı

Tarih:24 Eylül 1954 Cuma

Lahza: ikindi sonrası ağır bir karanlık çökerken (sanki akşam olmadan gece olmuştu o gün)

Elinde tahta bavulu, istasyonda genç bir adam. Tahsilliydi. Öyle duruyordu. Ama sıkıntılıydı. Tahsilli sıkıntılıydı. Sanki “nereye gidiyorum ben” der gibiydi kendine…  Tahta bavulunu yere bıraktı. Tabakasından bir sigara çıkartıp, yaktı. Bir süre istasyonun içindeki yüksekçe bir yere asılı duran saate baktı. Altıya on vardı (17.50). Yarım sigarasını bıkarak, bilet gişesine gitti. Adı Raif’ti adamın ve bu sene muallim çıkmıştı üniversiteden. Raif’in, Sivas’ın uzak bir köyüne tayini çıkmıştır. Muallimliği çok seviyordu ve memleketinin her köşesinden seve seve çalışabilirdi. Ama ayla vardı geride… Sevdiği kadın. Ayla. Sıkıntısı bu yüzdendi. Bu yüzdendi, o gittikçe gerisin geriye kaçan adımlarının sebebi…

Gişenin önün gelmişti Raif, eğilip;

-          Kolay gelsin efendim.

-          Buyurun.

-          Sivas’a bir bilet alabiliriyim, kompartıman olsun.

-          Tek misiniz?

-          Evet efendim.

-          Altı lira.

-          Buyurun.

-          Hayırlı yolculuklar.

-          Çok sağ olun, teşekkürler…

Biletini almıştı akşam altı kırk beşe (6.45’e)… Daha vakit vardı. Bu yüzden istasyon kahvesinde oturup bir çay içti. Sanki nefessiz kalmıştı (önceleri iyiydi her şey hayatında, ama şu sigaraya nefes gibi alışmasaydı…) tabakasından bir sigara daha eksildi. Bir çay da ardından içti…

Sonra yavaş yavaş toplanmaya başlıyordu insanlar. Ayrılmaya…  Öyle ki durup oturmak, soluklanmak için yapılmış olan banklar bile bir birinden uzaktı. Her bank arası on metre vardı. İnsanlar daha gitmemişken, trenler daha kımıldamamışken bavullar daha ellerden düşmemişken uzağa düşüyorlardı. Birbirlerinden, kendi kendilerinden Uzağa… Irak neresi bildin mi? İşte Sivas orası…

En köşede ki, yani en uzaktaki bank boştu… Ona doğru yürümeye başladı Raif. Yürüdü yürüdü yürüdü. Banka varınca sanki Sivas’a varmıştı. Öyle içten garip bir tebessüm tecelli etti yüzünde. Oturdu. Sanki bir daha hiç kalkmayacak gibi. Sanki ağır yük gemilerinin karaya oturması gibi oturdu. Bir sigara daha yaktı. Azar azar bitiyordu sigarası, birde ona üzüldü. Bir daha ki durakta alabilirdi ancak. Çünkü cebindeki para şevkine uymuyordu. Azdı. Ağır kasvetli sigara dumanı yüzüne gözüne bulaşınca Raif’in, derin, koyu derin bir düşünceye boğuldu. Gözleri, hafiften rüzgârın bir oyana bir buyana salladığı yeşil çöp kovasına mıhlanmış gibiydi. Mühürlenmişti. Efsunlanmış gibiydi yani…

Uğurlayacak, yolcu edecek kimsesi yoktu. Validesi yatalak hastaydı. Bu yüzden helalliği evde almıştı. Validesinin yanına kız kardeşini getirmişti bir süre önce Eskişehir’den. Bir ayla vardı aklında. Raif aylanın onu uğurlamasını isterdi. Ama Ayla Raif’in kendini bırakıp muallimliği tercih etmesine çok kızmıştı. Bu yüzden son kez rıhtımda buluşurlarken, ayla Raif’i bu tercihi yüzünden terk etmişti. Oysa Raif, eğer ayla dileseydi; bir süre sonra Sivas’tan ilk izin yılı dönüşünde evlenecek ve belki de Aylayı Sivas’a kendisiyle götürecekti. Ama olmadı, ayla ardına bakmadan gitti… Oysa Raif muallimlik için yıllarca çalışmış didinmişti. Düşüydü, Çocukluktan beri. Biliyordu ayla gelmeyecekti. Öyleydi ayla çok inatçı, dediğim dedikti biriydi. Bu yüzden son ana kadar umut edemedi geleceğine dair Raif.

Tren yanaşmış insanlar hüzün içinde, matem içinde yavaş yavaş dolu(şu)yorlardı. Bir ses duydu Raif birden irkildi. Sanki acı bir sirendi. Ya da sur üflenmişliği… Vakit tamamdı artık. Kök saldığı banktan ağır bir hamleyle doğruldu. Tahta bavulundan tutup trene yöneldi. Trenin yanında bekleyen memura başıyla selam verdiği vakit Son kez baktı ardına. Ayla yoktu, gelmemişti. Anladı ki hiç sevmemişti onu. Beklemeye bile tenezzül etmemişti ayla onu. Saati gördü sonra altı kırk (6.40) bir iç çekti. Bağrına saplanıp kalmış bir kurşuna ağıt yakar gibi bir iç çekti. Sonra Ani bir hınçla öfkeyle atıldı trene. Tek başına vedalık uymamıştı ona. Kompartımanını buldu. Tahta Bavulunu üst bagaja bırakıp oturdu pencere can kenarına. Tren hareket etti ağır ağır. Ve Raif bir şehrin kalbinden başka bir şehrin gizine doğru yol almaya koyuldu, Aylayı içine diri diri gömerek…

İlginizi çekebilir

  • 01 Temmuz 2011 -- Adam ve Kadın (firar) (0)
    Kayıptın geceye kurşuni renklerle cümleler kurduğumda. Yokluğun yine sapı işlemeli bir hançerin ucundan damlayan kan modunda ağır ağır geçen bir zamandı. Sen li cümlelerin sonuna ne eklesem olmayacakt...
  • 10 Haziran 2009 -- Yazmazsam unuturum 4 (0)
    -Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Su ürünleri Fakültesi Temel Bilimler Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mustafa Alparslan'ın röpörtajından önemli bilgiler: Marmara Denizi`nin bazı sahillerinde ortaya çı...
  • 30 Ocak 2009 -- Sevgililer günü hediyenizi düşündüm (12)
    14 Şubat sevgililer günü yaklaşıyor,  sevgilisi olan en değişik, en sıradışı, en acayip hediyeyi verip sevgilisini etkilemek istiyor, bu olayın bir yüzü, diğer yüzüde  sevgilisi olmayanlar, onlar için...
  • 01 Mayıs 2010 -- Acaba kuşlar mı yedi… (2)
    Can Yücel; ''Küçükken annemden öğrenmiştim. Yerde ekmek görünce ''yükseğe koy, kuşlar yer'' derdi. Sevdiklerimizi hep yükseklerde tuttuk, hiç sesleri yok. Acaba kuşlar mı yedi?'' Pehh be... bu kad...
  • 30 Aralık 2010 -- Ve sonuda Yaprak Dökümü bitti (0)
    En sonunda bitti "Yaprak Dökümü" Kalmadı bir yaprak bile. İnsan seyrederken kendinden mutlaka birşeyler buluyor. Mesela ben, annem aklıma geldi, babam aklıma geldi, yaşadığım herşey aklıma geldi. Ağla...
  • 03 Nisan 2012 -- Sadece Tutarsızım (1)
    Size kabuğu soyulmamış fıkralar tadında bir hayat bırakıyorum. Geriye dönüp pişmanlıklarımı anlatmaya artık hiç lüzum yok! Hayallerimi sevmiştim sadece, belki bu yüzdendir ayak uyduramayışım hayata ve...