Yanlış sokağın çocuklarıydık
yaramazlık bile yapamadık
hile yapamadık
utandık
konduramadık
kayıtsız da kalamadık (Devamını gör…)
Yanlış sokağın çocuklarıydık
yaramazlık bile yapamadık
hile yapamadık
utandık
konduramadık
kayıtsız da kalamadık (Devamını gör…)
Şu yelek seni bırakmış sen daha onu bırakmadın
- Karışma bana iyi daha o
- Neresi iyi ya. Sanki hiç giyeceğin yokmuş gibi giyip durma şunu
- İş yaparken sıcacık iyi o
- Allahım sabır ver. Ya diğer yeleklerini mezara mı götürecen
- Karışma dedim. Yokluk gördün mü sen hiç. (Devamını gör…)
Tanıdık sayesinde geldi oyuncakçıma. Üç güzel gözlü kız, bir baba.
Hoş beş…
Ardından kızlarla tanışmaya çalıştım. Benimle konuşmadılar. İkisi hafif gülümsedi. Fakat en büyükleri Sibel gülümsemiyordu. İçimden dokunmak geçti. Canlımı acaba diye …
Güzel çimen gözleri o kadar boş ve soluktu ki… Sanki aramızda yoktu.
Sibel’e yoğunlaştım. Sorduğum soruları babası yanıtlıyordu. (Devamını gör…)
Suçlular orkestrası, Yasak müziklerini çalıyor.
Hepsini ben çalıyorum şiddetle
Şarkısını de ben söylüyorum boğazımı yırtarak
Beste güfte hepsi ben!
Kendimden geçiyor, unutuyorum bütün duvarlarımı.
Nasıl unuturum diye tokatlıyorum içimi
Kemanların sesi yükseliyor.
Uçuyorum bulutlarda.
Bulutların kafası karışık.
Ezber bozan hayatım gene yapacağını yapıyor. (Devamını gör…)
Kadının adı yoktu yurdumda. Herkes bilirdi bunu. Bilmek önemli değildi. Cesurca söylemek, söylediğinin arkasında durmak, her tepkiye karşı doğru bildiğini yapmaktı.
Çünkü herkes biliyordu, kadının adı yoktu yurdumda. Ama bunu bilmek yetmiyordu. Çözüm, kadının adını koymaktı. Kadının bir kimliği vardı, bunu bilmek de yetmiyordu. (Devamını gör…)
Hayatında ilk basışı çürük tahtaya, O’na ağır bedeller ödetti. Çocukken arkadaşlarıyla viran bir evde keşif yaparken çürük tahtaya bastı. “Beynine giden damar zedelenmiş, krizleri ondan” demiş doktor. O gün den sonra ne zaman geleceği belli olmayan krizlerle yaşadı.
Çalışamadı akranları gibi, taşın suyunu çıkaramadı. Babası o çok küçükken ölmüş. Ben çok az hatırlıyorum. Öldükten sonra öfkeli gözü kara bir çocuk oldu. Hani “göğe taş atıp altına duran çocuk” lardan. Nerede, ne zaman oyunu dağıtacağı belli olmazdı. Git gide içine kapandı. Kocaman tahta kapılarının önünde olurdu hep. Yanına oynamaya gittiğimde konuşmaz oldu benimle. (Devamını gör…)
Yoldaşını iki gün olmuştu kaybedeli. Henüz farkında değildi. Kanıyordu bir yerleri, yakıyordu ciğerini. Gelenler gidenler, elini tutan acısını hafifletmeye çalışanlar vardı. Gündüzleri geçiyordu ya geceleri bir türlü bitmiyordu.
Korkutuyordu karanlık. Yüzleşmeyi öğrenememişti henüz acıtan gerçekle. Sesler duyuyordu. Onu çağıran sesler. Panik oluyordu fırlıyordu yataktan. Fırlıyordu onunla birlikte ablası, annesi…
Soran acı gözler ondan yanıt istiyordu.
“Çorabını istedi.” Diyordu titrek. (Devamını gör…)
En sevdiğim mevsimi yaşıyorum. Akşamı sabahı güzel olur bu mevsimin. Çocukluğumda meyvelerin olgunlaştığı toz ile terin yüzümüzde bütünleştiği zamanlar.
Dutlar erdi, balamıt (palamut) gibi en tatlıları ise en ince dallarında. Çarşaflar serilir ağaca çıkıp, iki sırstınmı dalları, sapır sapır çarşafa dökülür. Ağzın yüzün tatlı batığı hele birde kırmızı dutsa boyanır her tarafın ele verir seni, Allah’ım yok böyle bir şey. Mahalledeki ninelere çiti bakırına toplar götürürdük. Çok sevinirlerdi. “ akibetin hayır olsun yavrım, ölümlüğümü dirimliğimi aldım gari” derlerdi. Unutmadan : “ duttan düşen eşek olur!” tabi fazla yiyince de akşam dayanılmaz karın ağrısı… (Devamını gör…)
İlk vurulduğum adam
İçimi titreten dev.
Ela gözlerin en güzeli
Bakışların en keskini
Annemden bile kıskandığım koca yürek.
Tek parmağına tutunabildiğim günden beri taşır beni. (Devamını gör…)
Hayatımın ikinci yarısında tanıdığım hatta çok geç kaldığımı düşünüp içimin yandığı kadın; Türkan Saylan!
Tanıdığımda geç kalsam da fark etmeden içimde bir Türkan Saylan varmış meğer. “ Benim yorulmak gibi bir lüksüm yok “ sözünü okuduğumda daha çok çalışmam gerektiğini hatta ne kadar tembel olduğumu fark ettim. Utandım için için.
“Hayatımda gereksiz hiç bir şey yok” demişti başka bir söyleşisinde.” 3 ayakkabım var mesela. Çünkü o kadarına ihtiyacım var eskimeden yenisini almam.” Dördüncü ayakkabımdan utandım. (Devamını gör…)
Sevgi duygusunun altında bir takım çıkarlar yerleştirilen günümüzde, Mehmet anasının aşırı sevgisinden yıpranarak küser. Bu marazi sevgi; oğlunun aşkını göremeyecek, yok sayacak kadar gözü kör eder.
Mehmet yukarı mahallede Şükriye Yengenin atölyesinde halı dokuyan, süt benizli, gece saçlı, yıldız gözlü Nesime’ye yanıktır. Nesime’de meyillidir ama ağırdan satar kendini. Anasının tembihlediği gibi “ağırınca altın” olursa değerine değer katacaktır köyün gelinlik kız pazarında. (Devamını gör…)
Son Yorumlar