Güldüğü zaman; dudaklarına üçlü koltuk kurulur, aşk tanrısı o koltuğa uzanır el sallardı. Öyle seviyordum ki; kalbini söküp kalbimin içine monte edesim, dişlerinden kolye yapasım geliyordu. Üşüdüğünde giydiği palto olayım; ”benim hayallerim, onun soğuğu ısınsın” isterdim…
Olmadı, olamadı… cinnet pişirdim, facia yedim… Gözlerimden gözlerine kaldırdığım trenlere ne öküzler bindi de o binmedi. “Puzzle’ın parçalarını birleştirdiğinde ortaya bir matruşka çıkıyorsa, bunu tanrının işareti olarak gör ve olay mahalini ruh sağlığı için terk et” demişti son romantik papaz.
Aradan uzun acılar geçti ama ben; cesetlere torba olmamayı öğrenemedim… Bana sadece necefli maşrapa gösteren, iki yüz kanallı televizyonların sadık izleyicisi oldum. Aşık insan rüzgar olur, fırtına olur, yağmur olur, kar olur… aşık insan kör olur, kor olur, yangın olur yere düşer kül olur. Her şeyi iyiye yorar. Yorulduğunda ve bittiğinde anlar ki; ortada aşk meşk yokmuş, muhteşem bir tiyatro varmış, arkasına dönüp bakar ki; gö-züne girmiş oyunun tüm perdeleri. “Noktalı bir sıkımlıkmışsın sen” diye düşünür içinden… (Devamını okuyun…)
Son yorumlar