Suçlular orkestrası, Yasak müziklerini çalıyor.
Hepsini ben çalıyorum şiddetle
Şarkısını de ben söylüyorum boğazımı yırtarak
Beste güfte hepsi ben!
Kendimden geçiyor, unutuyorum bütün duvarlarımı.
Nasıl unuturum diye tokatlıyorum içimi
Kemanların sesi yükseliyor.
Uçuyorum bulutlarda.
Bulutların kafası karışık.
Ezber bozan hayatım gene yapacağını yapıyor. (Devamını okuyun…)
Tag: Yörük kızı
Kemanların sesi yükseliyor
“Kadının adı yok” dedi
Kadının adı yoktu yurdumda. Herkes bilirdi bunu. Bilmek önemli değildi. Cesurca söylemek, söylediğinin arkasında durmak, her tepkiye karşı doğru bildiğini yapmaktı.
Çünkü herkes biliyordu, kadının adı yoktu yurdumda. Ama bunu bilmek yetmiyordu. Çözüm, kadının adını koymaktı. Kadının bir kimliği vardı, bunu bilmek de yetmiyordu. (Devamını okuyun…)
Atının gözyaşları yoldaşı oldu
Hayatında ilk basışı çürük tahtaya, O’na ağır bedeller ödetti. Çocukken arkadaşlarıyla viran bir evde keşif yaparken çürük tahtaya bastı. “Beynine giden damar zedelenmiş, krizleri ondan” demiş doktor. O gün den sonra ne zaman geleceği belli olmayan krizlerle yaşadı.
Çalışamadı akranları gibi, taşın suyunu çıkaramadı. Babası o çok küçükken ölmüş. Ben çok az hatırlıyorum. Öldükten sonra öfkeli gözü kara bir çocuk oldu. Hani “göğe taş atıp altına duran çocuk” lardan. Nerede, ne zaman oyunu dağıtacağı belli olmazdı. Git gide içine kapandı. Kocaman tahta kapılarının önünde olurdu hep. Yanına oynamaya gittiğimde konuşmaz oldu benimle. (Devamını okuyun…)
Kırk mum
Yoldaşını iki gün olmuştu kaybedeli. Henüz farkında değildi. Kanıyordu bir yerleri, yakıyordu ciğerini. Gelenler gidenler, elini tutan acısını hafifletmeye çalışanlar vardı. Gündüzleri geçiyordu ya geceleri bir türlü bitmiyordu.
Korkutuyordu karanlık. Yüzleşmeyi öğrenememişti henüz acıtan gerçekle. Sesler duyuyordu. Onu çağıran sesler. Panik oluyordu fırlıyordu yataktan. Fırlıyordu onunla birlikte ablası, annesi…
Soran acı gözler ondan yanıt istiyordu.
“Çorabını istedi.” Diyordu titrek. (Devamını okuyun…)
“Terlem-Torlam” Goruklar etekte
En sevdiğim mevsimi yaşıyorum. Akşamı sabahı güzel olur bu mevsimin. Çocukluğumda meyvelerin olgunlaştığı toz ile terin yüzümüzde bütünleştiği zamanlar.
Dutlar erdi, balamıt (palamut) gibi en tatlıları ise en ince dallarında. Çarşaflar serilir ağaca çıkıp, iki sırstınmı dalları, sapır sapır çarşafa dökülür. Ağzın yüzün tatlı batığı hele birde kırmızı dutsa boyanır her tarafın ele verir seni, Allah’ım yok böyle bir şey. Mahalledeki ninelere çiti bakırına toplar götürürdük. Çok sevinirlerdi. “ akibetin hayır olsun yavrım, ölümlüğümü dirimliğimi aldım gari” derlerdi. Unutmadan : “ duttan düşen eşek olur!” tabi fazla yiyince de akşam dayanılmaz karın ağrısı… (Devamını okuyun…)
Güneşi Gören Kardelen
Hayatımın ikinci yarısında tanıdığım hatta çok geç kaldığımı düşünüp içimin yandığı kadın; Türkan Saylan!
Tanıdığımda geç kalsam da fark etmeden içimde bir Türkan Saylan varmış meğer. “ Benim yorulmak gibi bir lüksüm yok “ sözünü okuduğumda daha çok çalışmam gerektiğini hatta ne kadar tembel olduğumu fark ettim. Utandım için için.
“Hayatımda gereksiz hiç bir şey yok” demişti başka bir söyleşisinde.” 3 ayakkabım var mesela. Çünkü o kadarına ihtiyacım var eskimeden yenisini almam.” Dördüncü ayakkabımdan utandım. (Devamını okuyun…)
Anasına küsmüş damda yatan oğlan
Sevgi duygusunun altında bir takım çıkarlar yerleştirilen günümüzde, Mehmet anasının aşırı sevgisinden yıpranarak küser. Bu marazi sevgi; oğlunun aşkını göremeyecek, yok sayacak kadar gözü kör eder.
Mehmet yukarı mahallede Şükriye Yengenin atölyesinde halı dokuyan, süt benizli, gece saçlı, yıldız gözlü Nesime’ye yanıktır. Nesime’de meyillidir ama ağırdan satar kendini. Anasının tembihlediği gibi “ağırınca altın” olursa değerine değer katacaktır köyün gelinlik kız pazarında. (Devamını okuyun…)




Son yorumlar