Pamuk tarlalarından, denizköpüklerinden, buğday unlarına bulanmış yaşlı bir değirmencinin kır saçlarından, bir kar yağıyor dışarda. Öyle mahzun öyle vuslata meyilli. Beraberinde özlediklerimde yağıyor içime. Yıkanmamış balkonuyla, süpürülmemiş avlusuyla, küflü odası, tozlu kitap raflarıyla içim bin yıllık yıllanmış bir şarap yalnızlığına mustarip. O hani bir sonbahar sabahında içimde ukde olarak kalan, yanağı kızıl bir goncaya benzeyen, kirpiklerinden perilerin tutunduğu, örgü örgü işlenmiş saçlarının yüzünde ahenkle savrulduğu, o alaimisemanın mavi meleği, o dipsiz kuyularıma merdiven, o ipsiz uçurumlarıma tutunacağım dal, sahrada suyum, kutupta ateşim, nefesim, emeğim, namusum. Helalinden bir lokma ekmeğim, bereket timsali alın terim, o benim en savunmasız en çocuk yerim… İşte o bir türlü tarif edemediğim, ele avuca sığdırıp da şekil veremediğim, sevdiğim. Ondan geriye kalan ne varsa ya da düşleyip dünyevi bütün hazların dışında kurguladığım. Pamuk tarlalarından, denizköpüklerinden, buğday unlarına bulanmış yaşlı bir değirmencinin kır saçlarından, kopup gelen karların koynuma yağdığı bir sırada, ansınızın saplanır durur, hatıraların o can kesiği yanı yüreğimin en yumuşak, en hudutsuz yurduna. Böyle zamanlarda aksi bir ihtiyar, huysuz bir çocuğa döner alıngan bilincim. Pörsür dil kurallarım. Ve yan komşum adile hanım;
- “Yeter semih! Bu kadar suskunluk dilden eder adamı” der… Umursuzca af diler, dönerim sancıyan yuvama…
O vakitler; (Devamını okuyun…)










Son yorumlar