Parmak uçlarında yürüyordu adam, aşk kaçmasın diye. Ne bilirdi davulla zurnayla gelen baharı. Öylesine deli, öylesine kar soğuğu kışlarda taşımıştı sırtında. Yalın ayaktı hep, üşümüştü. Sığınacak bir yar bulduğunda geçmişti zaman, geçmişti yaşı. Korkaktı, ürkekti hep, eskici dükkanından çıkmaydı yüreği. Üzerinde bir parmak toz, eskimiş fotoğraflar gibiydi siyah beyaz. Aşkı ararken bile gaz kokuyordu gemici fenerinden. Derken rüzgarlı bir kış günü, sallanan ışığın titrek alevinin vurduğu bir çift göz gördü uzakta. Pırıl Pırıl parlayan, yüreğini pırpır attıran iki çakıltaşı. O an dondu kaldı, yepyeni pilli fenerlerin ışığında tavşan misali. Koştu peşinsıra, bir süre dokunmadan, dokunamadan titredi ayışığı. Modern zamanların sükut-u hayallerini ne bilsin ki ? Hep bildiği gibi sevdi, sarı sıcak yaz günlerindeki gibi, alev alev, buram buram. (Devamını okuyun…)
Kardan adam
Kaçmak; beyaz mürekkeple yazılan sevi
Kaçmak ister insan bazen, kimsenin olmadığı dahası insanların(kimseler kelimesini yalnızca insanlar mı karşılıyor dersiniz) bulunmadığı bir yere. Ne tuhaf değil mi? Bir birimizden kaçıyoruz, aslında birbirimize hiç yakın olmadığımız halde. Çok merak ediyorum. Var mıdır yeryüzünde öyle bir yer. Ne bileyim ıssız bir ada mesela işimi göre bilir. ama ne uyduların ne de hiçbir baz istasyonun çekim alanına girmeyen, ıssız bir adadır tercihim. Hep kaçmak istemeyenlere sorulur. Issız bir adaya düşersen yanına ne alırsın tarzı sorusu. Doğrusu, böyle bir soruyu bana hiç sormadılar. Bu yüzden hiç düşünmedim yanıma ne alacağımı. Ama masaüstü bir şeyler söylemek gerekirse. Bir ömür yetecek kadar kalem ve defter alacağım kesin. “ Eee, bir hakkın daha kaldı üçüncü olarak ne götürürsün kendinle” diyeceksiniz.. . Hiçbir şey. Evet, hiçbir şey. Çünkü doğallığını yitirdi her şey. Mesela sevmek bile artık tiksindiriyor beni. O kadar tükettik duygularımızı. En ufak bir şeyde seviyor, ağlıyor, hüzünleniyor, mutlu oluyoruz. Belki anlamsız gelecek ama. His denen manevi ruhiyat kalitesizleşti, kimliksizleşti, sıradan eylemlere dönüşüverdi. Tıpkı görmek gibi duymak gibi dokunmak gibi… O yüzden hep kaçmak istiyorum, hep kaçmak istiyoruz… İnsanlar… İnsanlar… İnsanlar… Anlayamadım onları. Yarı yolda bırakan mı dersin, maddi şeyler uğruna seni harcayan mı dersin, bencilliğiyle ağzından salya akar gibi , “ama beni de anla” diyenler mi dersin. “Mecburdum, dediklerini yapmasam sana zarar verirler” diye gerçekte kormuş gözüküp te aslında senden kurtulmak isteyenler mi dersin. Negatif durumlar, hızlarını alamayan ilkel toplumlar gibi çoğalırken. (Devamını okuyun…)
Yokluğunda…
Minareler kaplar gölgelerimi…
Gölgeler serin ve gölgeler kuytu…
Ettiğim her sözün bir harfi sensin…
Mânâsı derin ve mânâsı kutlu…
Devinir içimde uyku bilmez dev,
Kemale ermeyen aşikâr benim.
Sığınır gölgeye bir duman bir is,
Kabirde gazaba uğrayan benim… (Devamını okuyun…)
Veda Cümleleri
Cebinde kullanmak üzere sakladığın ”veda cümlelerin” var mı seninde? Hiç yerli yersiz kullandığını düşündün mü sende? Ya da aslında hiç ”veda cümlen” olmadı mı?
Hayatta veda edebilmesini de bilmek gerekiyor. Biten bir ilişkiyi, sona eren bir arkadaşlığı ya da bu yaşamdan giden sevdiğinizi… Biten, giden ya da olan neyse kabul edip veda edebilmeyi bilmekte yatar hayatın gizemi. Çünkü aslında hiçbir şeyin değişmesini istemeyiz ve sırf bu yüzden gidenlere tutunuruz. Bildiklerimiz bizim sığınağımızdır ve onların gidişini kabul ettiğimiz anda her şeyin değişeceğini biliriz ve belki de sırf bu yüzden bazen oyunda uzatmaları oynarız. (Devamını okuyun…)
Adını perişan koydum
“Ben senin ayıbınım”, diyerek p/aklanıyorum it(ki)fayesiz gecelere. Siyanür gözlü kadın, neden zehirliyorsun ezberimi. Likörken en karbon abartılı yaralarıma. Saçma s/apansız lügatleri adın diyerek öpüp başıma bela niyetine koyarken. Anlamadın ki gönlümde aşk yasağı var. Anlamadın ki, tozlu raflar ( bul)aşığıydı hafızamdaki sindirilmiş umut nöbetleri. Ve varsa yoksa Kalan sadece acı oluyor kursağımda. Anlamdın. Safkan atların toynağından akarken safranlı süt liman ırmaklar, sen k/ana bulamayı yeğledin dilimdeki itinasız inşallah dileklerini. Bak e’lam şekeri değil bu, misket bombasıdır avuçlarımda gülüm(seyrek sıktığım)…
Bana yalnızcalık bir gölge gibi yakışıyorsa, sana da yarı yolda terk edip gitmek yaraşırdı yakışıksız sevgilim. Hadi sun ne kadar kan varsa kadehinde. Hadi sun k/ansızım. Ben, seni lime lime gözlerime biriktirdiğim otobüslerin can kenarlılarının buğusunda kurduğum düşlere şikâyet ettim. Yazdım adını, kışa çevirdiler. Kış senin üşüyen kirpiklerindi, dikilmeyi bekleyen gökyüzündü(ki yıllar önce okul önlüğü niyetine yırttığın… ) (Devamını okuyun…)
Tomas Tranströmer
Nobel ödüllü şair.
Tomas Traströmer adına yakıştırılabilecek çok fazla tabir olduğunu biliyorum. Şu an en çok kullanılan iki tanesini sizlere söyledim. Emin olun ki onu okumadan önce ben de sadece bu kadarını biliyordum. Belki de Tranströmer’e Nobel ödülü verilmeseydi onu merak edip okuyamayacaktım. Onun şiirinden mahrum kalacaktım. Onun hakkındaki görüşlerim sadece ‘ Nobel alan bir şair ‘ cümlesiyle sınırlı olacaktı.
Tomas Tranströmer betimlemeyi çok iyi yapan ve her şiirinde mutlak suretle buna yer veren bir şair. Betimlemeyi çoğu şair iyi yapar. Ama Tranströmer’de farklı bir yan var. Okuduğunuzda sanki şiiri yazan sizmişsiniz gibi sizi şiirin içine çekiyor ve başrole koyuyor. Tranströmer eğer Nobel almasaydı ; kendinden haberdar olmayan bir sürü insan bırakacaktı ardında. Ve bu bana göre o insanlara haksızlık olurdu. Nitekim ben İsveçli şairi bu denli geç keşfettiğim için kendime kızıyorum. Özeleştiri yapmak gerekirse ; edebiyatın belirli bir dönemini kapsayan şair ve yazarlara o kadar bağlı yaşıyoruz ki şu an hayatta olan büyük yazar ve şairleri ihmal ediyoruz. Ve bu aydınlar öldükten sonra değerleri anlaşılıyor. Buradan söylemek istediğim şey şu ki Tranströmer en az Bukowski kadar , Nietzsche kadar değeri hak ediyor. Onu hayatta iken anlamak ve anlatmak bizlere düşüyor. Bu yazıyı yazma amacım ise bu söylediğim cümleyle paralel. Bu yazıyı yazmayı kendime borç bildim. Belki Tranströmer’i tanımayanlara onu tanıtmak için önayak olabilirim diye düşündüm. (Devamını okuyun…)
Asılsız Adrese Mektuplar
Uzun zamandır öykü için konu arıyordum. Sonunda buldum değerli okurlarım. Öncelikle mektuplardaki kişi yer ve zaman(zaman olarak 1963′ü seçtim. Özel bir sebebi yok. Öylesine işte, öylesine… ) tahayyül ürünüdür. Mektuplarımızın konusu Meryem tarafın düşlerinin ırzına geçirilip, oturduğu şehirden yabancı bir şehre getirtilen Raif’in hayatından bölümler bulacaksınız. Ve bu arada da Meryem’e olan aşkını her ne pahasına olursa olsun yitirmeyen Raif’in, eski devir aşk müdavimlerinden Ferhat’ı mecnunu ve keremi kıskandıracak dirayete ve onlarca yüzlerce binlerce mümkünsüzlüğe rağmen aşkı uğruna verdiği savaşı adeta yaşayacaksınız mektuplarla birlikte. Mektuplar safhasına kadar ki Raif ve Meryem’in yaşadıklarından kısaca bahsetmek gerekirse; Raif dilsiz ve sağırıdır. Onu hayatta tutan tek şeyi kalemidir. Raif kalemine sarılarak hayata direnmiştir. Ailesi ve pek az olan dostlarından daha çok kalemiyle dertleşmiş, onunla deva olmasa bile en azından şu nankör hayatta ölüme giden birkaç saati onunla doldurmuştur. Aslında kalem, daha doğrusu yazmak eylemi, Raif’in içine öyle bir yerleşmiştir ki, en tuzlu yaralarını kalemiyle temizliyor, zehirli saatleri onunla yıkıyor, sırtında taşıdığı dört duvara onunla çekiyordu kurşuni çentikleri… Meryem’i anlatmaya pek lüzum bulmuyorum, lakin yine de birkaç sözle etmek gerekirse, hayatı bilindik olaylarla geçmiş, çeşitli aşk maceralarıyla her ne kadar sarsılmışsa da yine umarsızlığındaki aşırı dozla bunlardan fazla yara almamayı becerebilmiş ve 24 yaşına asi bir gururun hâletiruhiyesiyle merdiven dayamıştı… (Devamını okuyun…)






Son yorumlar