Yine sonbahar yine yağmur ve yine bir durak dolusu bekleyen. Gürsu da otuz beşlik yolun orada. Belki sırf bu dünya ya bekletilmek için aynı ruhla iki ayrı bedene nişanlanan iki kişi. Durmadan yorulmadan yağan bir eylül yağmurunda ıslanmamak için şemsiyelerinin sınırlarını zorlayan iki kişi. Dolmuş bekliyorlar aslında (ya da dolmuş bir zamanın sonunda gelmeyeni bekliyorlar aslında ). Kadın, diz kapaklarına kadar uzanan koyu yeşil mantosunun içinde kaybolmuş bedenin yokluğunu kahverengi gözlerinin o derin bakışlarıyla saklamaya, gizlemeye, örtmeye çalışıyordu ve zaman zaman bunda da başarıya ulaşıyordu. Kadını ele veren elleriydi, damarlarında biraz ihtiras ama kadının elleri kırmızıydı, kırmızıydı eldivenleri… Adamsa Uzun siyah bir palto giymişti üzerine. Ara ara aklar düşmüş saçları, arakaya taralı, yüz çizgilerinde deprem oyukları, tam bir muammaydı adam. İfadesi anlaşılamayan ama yorgun ama bezgin bir sima barındırıyordu kendinde. O kadar ki yorgunluk ifadesi bile artık adam için bir tiksinti sebebi olmaya yeter de artardı (Devamını okuyun…)
Hiç ıslanmamış gibi yağıyor yağmur
Otuz dokuz yaşında olmak…
Dün doğum günümdü. Eti topkekten pasta, kibritten mum yaparak pratik bir doğum günü pastası hazırladım kendime. Otel odamın aitsizlik desenli duvarına “Cengiz 39. yaşını bu odada kutladı” diye de not düştüm. Eti topkekten yaptığım pasta; üstüne mum niyetine diktiğim kibriti yakmamla kimyasal bir maddeye dönüştü çöpe attım. Sonra Denizli yöresinin 75 cl. 6.5 lira olan biricik şarabıyla devam ettim kutlamaya, bilenler bilir köpek öldüren diye tabir edilen şarapların en kalitelisidir biricik şarabı…
Neyse işte şarabımı içtim ve otuz dokuz yaşında bir adam olarak, bu sene daha az yanılacağımı umarak uyudum. Bu vesile ile doğum günümü kutlayan iyi dileklerini ileten tüm dostlara teşekkür ediyorum.
Başlıksız Şiirler
dolunay lekeleri tende çıplaksa
çocuk gözüyle soyunur günahlar
uzun boylu kadınlar kadar
şehirin iki yüzüne mağdur dokunuşlar
kimler sürdü bugünleri size
parmaklarında tarihin eski kokuları
at gözlüğünde sevişmeler sabırsızca
uyku adına yatılan bedenlerin
arayışları yanmış yağmurlara rehin
erken hayaller bıraktınız suya
yüzünü çevirince ansızın yok olan
bak sudur
gözler de bitti yüzün de
ahde bir vefada
zeytin ağacı gibi durunca (Devamını okuyun…)
Başlıksız Şiirler
soluğun dokunmalı sabaha
sesin iklimlerin baharı
turuncudur bilirim rengini
sen kadar sıcak beden dilinde
varlığının dışında olmalı
soğuk
korku
tükeniş
ve senden yana olmayan ne varsa (Devamını okuyun…)
Gökkuşağı çiçekleri
Uzun karanlık gecelerde güneşe hasretle geçiyor günlerim… Bir tren camından bakıyorum geride kalanlara: kalp sızıları, pişmanlıklar, kararsızlıklar… Belki de en büyük hatayı ilerliyorum zannederken yerimde sayarak yaptım.
Şimdi bilmediğim bir kentin bir yerinde kaybolmayı umuyorum. Geçmişimi de aldım sırtıma ama çantayı açacak gücüm yok!
Hayatta en büyük aşkım, vazgeçilmezim sendin. Yaptığım ya da yapmadığım her şeyin nedeni de sendin ama asla güvenemedim. O yüzden hep yarımdı her şey…
Sevdiğinin öncelikler listesinde ilk üç sırada değilsen insanın arkasına bile bakmadan uzaklaşması mı lazımmış ve bilmek insanı büyütür ama çok can acıtırmış! (Devamını okuyun…)
Ters Köşe
20.yüzyıla kadar insanoğlunun inanışı, evrenin hep var olduğu ve daima var olacağı “statik (durağan) evren modeli” yönündeydi. Kuran’ı Kerim’de evrenin yoktan yaratıldığı ve genişlediği ayetlerine ters olan bu yaygın sanıya göre, evren için herhangi bir başlangıç ve bitiş söz konusu değildi. Materyalizm felsefesinin temelini oluşturan bu görüş, o zamanlarda evreni durağan maddeler bütününden ibaret görüyordu.
Klasik fizikle açıklamakta güçlük çekilen birçok durum, zamanının fizikçilerini yeni teorik modeller bulma yönünde zorlamıştı. Olgulara tam anlamıyla cevap verecek olan (atom-altı parçacıkların garip tavırlarını sunan) Kuantum fiziğiydi ve kuantum fiziğine ilk adımı Max Planck atmıştı.
Max Planck ; “Kuanta” ları keşfetmiş ve çağımızda bu bilginin teknolojiyi hangi noktalara taşıyacağını bilmeden bir teori geliştirmişti. Max Planck’in , radyasyonun paketçikler (kuantalar) halinde ilerlediğini ve emildiğini göstermesi, kendisine Nobel ödülünü kazandırmıştı fakat yine de bundan tam olarak emin değildi. Çünkü fizikteki, ışığın dalga olduğuna dair hakim görüşü reddeder cinsteki bu iddia, tüm deneylerle desteklenemiyordu. (Devamını okuyun…)
Palyaço şiiri
yeryüzünü sarsan bir adımın ardından
topuğu kanlı bir kadının çıplak ayaklarıyla
ezip geçtiği çakıl taşları kadar hayattan muzdarip
güldürürken ağlayan bir palyaço gibiyim
iki elimde henüz toprağa düşmemiş üç cemre
bu şovun bir parçası olmak gurur verici der gibi
alkışları kabul ediyorlar sahne sonunda eğilerek (Devamını okuyun…)




Son yorumlar