çok kiloluk dambılların suyunu çıkarmış kaslı bünyede, über bir beyin olsa denklem bozulur. hep bir şeyler eksik kalmalı… lağımda gelincik açması gibi bir durum bu. ne güzeldir ilk yarısı dört sıfır bitmiş bir maçın ikinci yarısındaki meksika dalgası. dalgalandım da duruldum bir balık ninnisi midir nemo? aslında gizli bir bağırma isteğidir, bir ses tetiklemesidir “tanita tikaram…” tetiklenin, deneyin bunu. sesime bir şey olursa beni turkcell fatura servisine yatırın rahip eduardo. ve tüm çağrı merkezlerine haber verin. iki biçer döver tekeri alana üçüncüsü bedava ben bu üçün cü’ sünü seviyorum biçer döver bahane. süspanseyi yazı içinde kullanmak gibi gereksiz istek oluşmuştu parmaklarımda, çok şükür geçti. bize her yer sıfır noktası. bize her yer bir nevi consesao… biz her yere pembe ceset torbası. “haliç’in dibinde çıkarılmayı bekleyen hazineler gibisin” dediğimizde neden ekşimsi bir tepki alırız?.. hazine her yerde hazine değil midir? burada haliç midir belirleyici olan? kıta sahanlığında kırdığın pot olamam. avrupa ile asya’yı birbirine bağlayan yerden kopalım dantel gülüşlüm. biliyor musun? “ekmek yoksa pasta yesinler” de dememiştir marie antoniette… tarih, toplumların kendilerine iyi tarafını yonttuğu alt egolarıdır bazen. bazen de bazen türk dil kurumuna rağmen bazan yazılır. kurumun yanında yanan yaş’tan sor beni ve yanıma yan yana üç nokta bırak… ve bir ara hafızamda açtığın yarayı borsaya bildir. (Devamını okuyun…)
Cengiz Aydın Gafletle Sunar: Bize Her Yer Consesao
Çöküş
Arabesk yaşıyoruz, herkesin opera opera opera(son) diye çatladığı bir dün(ya da). Çığlık çığlığa suskunluk taslayanların denetirliğinde, -ne kadar kendinde olabilirsin ki-
Bir şeyler için tırsıyorum -hiç bir şey için korkusuzca konuşamamaktan-. Kimseye göstermeden yazıyorum “Ali niye ata bakıyorsun” beklide çocukluğumuzdan beri ata baktığımız için, bu kadar çok alttan korkuyoruz. Raflarca dolu kitaplardan değil, boş bir kâğıttan korkmak gibi bir şey bu.
“Aslında kötü insan yoktur be oğlum…” “ Saçmala be abi, bazen çok umutvarisin ve bu beni aşırı derecede kaşındırıyor. Bizi zaten insa(niyetliğimiz) öldürdü.”
Geçenlerde bir radyo programında “geniz akıntısının, denizanaları üzerindeki psikolojik baskısı” , yer altı camiasının önde gelen KBB operatörleri ve çevreologları tarafından hararetle tartışılıyordu. Beynim bulandı. Alıcılarına alınıp,-sanki çok umursanmış gibi- kıstım sesini radyonun(isyani bağırışlarımı kıstıkları gibi). (Devamını okuyun…)
İnancın ölümü-4
“Gece zaten siyah, daha ne kadar karanlık olabilir ki! Mutluluğu tatmayan biri, acıdan nasıl kaygılanabilir ki! Uçurumda açan çiçek cennet bahçelerine ne kadar ait olabilir ki! Ve şimdi söyle bana mimi, ardımda yıkılmış bir şehir daha ne kadar kaybedebilirim ki…”
Yeni taşındığı evin tavan arasında gezinirken en dipte duran sandığın içinde bulduğu günlüğün ilk satırlarıydı bunlar. Sandığın geri kalan kısmını karıştırmayı bırakıp hızlıca aşağıya, odasına indi. Yatağa uzandı ve günlüğü büyük bir merakla incelemeye koyuldu. Okudukça şekli şemalı değişiyordu yüzünün. Okudukça yaşadıklarının anlamsızlığını kavrıyordu.
“ Yol’un bittiği yerdeyim. Sözün sustuğu, hissin tükendiği, hiçbir şeyin hiçbir şeyden başka hiçbir şeyi olmadığı bir arzuhalsizlik bu. Yol, eylemin bir önceki hali ve benim hiçbir şeye inanmaya takatim kalmadı mimi. “ (Devamını okuyun…)
İnancın ölümü-3
Mutfağa yöneldi. Buzdolabını açtı, bir kase bal ve reçel vardı. Öfkeyle çarptı kapıyı. Büfeye doğru yöneldi. Poşetin içinde üç gündür küflenen ekmek vardı. Bir bardak su ve küflü ekmeği alıp yazı masasına oturdu. “Mademki kaybettim ve canım acıyor, o zaman hepten acı” diyerek dişledi küflü ekmeği…
Gece yarısına kadar yazdı. Ara ara yazdıklarını karalıyordu. Kül tablası “Volkanik patlamalar sonucunda oluşan yanık maddeler birikimi” gibi duruyordu. Gri ve döküldükçe dağılan. Bir sigara daha yakacaktı, boğazındaki kuruluğu hissetti. Bakkaldan altı bira, kuruyemiş ve kağıt mendil –yarasındaki kanı silmek için mi? Yoksa ağlama nöbeti sırasında oluşabilecek yaş baskını önlemek için mi? O bile karar veremedi, bana göre her ikisi için de- siparişi verdi. (Devamını okuyun…)
Oyun
Küçük bir çocukken rol modeli aldığım insanlara benzemeye çalışırdım. Onlar gibi giyinip ayna karşısına geçerdim. Benim için bir oyundu ama seneler sonra anladım aslında yaşam da böyle bir şey, farklı maskeler takıp etrafta gezdiğimiz bir oyun.
Sen istemesen bile etrafındaki insanların seni kendilerine benzetmeye çalışıp durduğu adına ”hayat” denilen bir oyun. Çocukken kendim olabilmek çok sancılıydı. Çünkü herkesin ”ben” ile ilgili fikirleri vardı. Herkes başka bir tarafa çekip, başka bir kimlik giydirmeye çalışıp duruyordu. Sanırım sadece onlara benzediğim zaman var olabileceğimi düşünüyorlardı. Bana biçtikleri kıyafetin üstüme uymaması önemli bile değildi, sadece sürüye uyum sağlamalıydım.
Zamanla bana verilen kıyafeti kabul etmemeyi seçtim ve tabi ki çok zor bir süreçti. Kendimi tanımak ve sevmek, kabul etmek baş döndürücüydü ama aynı şekilde çok da güzeldi. (Devamını okuyun…)
Gece! Sen ne biçim gecesin? Hani yıldızın?
Elmaslar traşlıyordu gözlerin. Gecenin dibinde. Üç’ünü beş’ini aramadığım gecenin. Eller vardı kafamın içinde, milyonlarca el. Cümle doktorlar cümlelerimi kuramadı. Çare yok! ipin ucunu saldılar bayır aşağı, dolaştılar kafamda, midemde. Tam teşekküllü geceyarısı bekçileri kolladı kollarımı. Ellerim ellerini aramak uğruna çıktı bu yola.
Eller çıktı hep, eller ne anlar? Giydiğim gömleklerin hepsi dar! gözlerinden sıçradı elmaslar, gözümün bebeğinde leke var… Dikkatli bakarsan gözümün içine, görürsün yaralı bereli bir ton hikayeyi. Çok tepeden düştüm ben bu gecenin içine, hayal davulları çalıyordu tepemde, gerçeğe bir yakın bir uzak. (Devamını okuyun…)





Son yorumlar